Embed

“A’dan Z’ye Sabahattin Ali”

sezai sarıoğlu ile nehirmuhabbetler

 

Bir Konuk: Filiz Ali, Sevengül Sönmez

Bir Konu:  “A’dan Z’ye Sabahattin Ali”

 

Ölenlerle/öldürülenlerle ilişkiler kalanları tutuculaştırır. Öleni/öldürüleni kendi bütünsel hakikatinden, koparan bu öğrenme biçimi öleni/öldürüleni kutsallaştırır. Kutsallaştırılan tarihsel-siyasal kişiliklerin, yaşayanların üstünde ulaşılmaz bir yerde konumlandıkları bir durumdur bu. Hal böyle olunca; sevginin kutsala, katsalın sevgiye dönüştüğü bir yabancılaşmadan söz edilebilir.. Bizim mahallenin anma ritüellerinde yürürlükte olan, böylesi bir hatırlama ve hatırlatma biçiminin sorun(lu) olduğunu söylemek gerekiyor. İdeolojik-felsefi ve siyasi referanslarımızla çelişen bu metafizik kutsallaştırma, o tarihsel kişinin temel özelliklerinin siyaseten unutulmasıyla ve unutturulmasıyla birleşerek o kişiye karşı tarihi-siyasi, edebi-insani haksızlık olarak belirir. Zaman içinde bir “kültüre” dönüşen bu ritüellerde yeniden üretilen “sevginin kutsallaşması” hali, sosyalistlerin bilgi edinme kültürleriyle de doğrudan ilişkilidir. Toplumsal mücadeleler tarihi, kutsallaştırılan, mecazi olarak söylersek, “Severek cezalandırılan!”, tek yanlı hatırlanan ve giderek kendi hakikatinden yoksun bir “slogana” dönüştürülen siyasi-edebi figürlerle doludur…

Sabahattin Ali’yi hep devlet dersinde öldürülmesiyle hatırlayışımız, hatırlatışımız da bu sorunlu bahisle ilgilidir. Döneminin en büyük entelektüellerinden çok yönlü bir tarihsel-edebi kişiliği tek yanlı okumak, onu sadece öldürülmesi, birkaç eseri ve bestelenen bazı şarkıları üzerinden anımsamayarak dar bir anlam dünyası kurmak tarihen ve siyaseten hatalıdır. Meraklıları bir kenara bırakırsak Sabahattin Ali ile ilgili bilgilerimizin, onun hikâyesinin çok azını, “özetini” içermesi rastlantı değildir. Sabahattin Ali’nin faili meşhur bir cinayetle öldürülmesi, bu dramatik katlin resmi ve sivil sırları, bunların tek yanlı bir öğrenmeye neden olması, hesaplaşmamız gereken bir durumdur. Gerçek korkusunun resmi tarihin alamet-i farikası olduğu bilinir. Ne var ki, resmi tarih dışında konumlananların gerçeğin bilgisini tüm yönleriyle öğrenmeleri, o gerçekle sahici ve bütünlüklü ilişkilenerek, tarihle güncellik arasında yeni bir öğrenme biçimine kayıtlanmakla mümkündür. Bunun en geçerli yolu, Sabahattin Ali’nin hikâyesini öldürülmesine indirgememek, bu trajik bilgiyle hayatının bütünlüklü hikâyesini karartmadan, onun külliyatıyla yeniden ilişkilenmek, yeniden okumak ve yeniden tartışmaktır.

Son yıllardaki çalışmalarla oluşan, onun hikâyesine ilişkin detayları da içeren kıymetli külliyata ulaşarak onunla yeniden tanışabiliriz. “A’dan Z’ye Sabahattin Ali” başlıklı bir muhabbet, onunla yeniden tanışmanın, onu yeniden tartışmanın ve yeni öğrenmelerin kapısını aralayabilir. Sabahattin Ali’nin kitaplarının göz ve gönül ucuyla yeniden okunarak siyasi-edebi-insani fotoğrafının yeniden çekilmesi, hikâyesinin yeniden kurulması nehir muhabbet katılımcıları için yeni bir başlangıç olabilir.

 

 

DIŞIMIZDAKİ MASUM: SABAHATTİN ALİ

 

“Modern Türk edebiyatının en önemli isimlerinden biri olan Sabahattin Ali kırk bir yıllık kısa ömründe üç roman, beş öykü, bir şiir kitabı yazmış ve yedi kitap çevirmiştir. Başta Markopaşa olmak üzere Malumpaşa, Alibaba, Tan, Zincirli Hürriyet gibi süreli yayınlarda çok sayıda düşünce yazısı kaleme alınmış; çevirileri Tercüme, Ulus, Varlık ve Yeni Anadolu’da yayımlanmıştır.

 

Yayımladıkları dışında, Sabahattin Ali’den geriye sanatçı kimliğini aydınlatan ve yaşadığı dönemi daha iyi anlamamızı sağlayan son derece önemli belgeler kalmıştır. Sabahattin Ali’den geriye kalan kişisel evrak-onca baskıya ve yıldırmaya rağmen- eşi Aliye Ali ve kızı Filiz Ali tarafından özenle saklanmış ve bugüne ulaştırılmıştır. Sabahattin Ali’den geriye kalanları düzenleyip 2008’de Hep Genç Kalacağım adıyla yayımlanan mektupları bir araya getirdiğimde, uzun bir kütüphane çalışmasını da tamamlamıştım. A’dan Z’ye Sabahattin Ali bu iki çalışmanın ürünü olarak ortaya çıktı. Bu kitap, Sabahattin Ali’nin kişiliğini, ilişkilerini, fiziksel özelliklerini, hayatının önemli olaylarını, yapıtlarını, onun hakkında yazılanları ve söylenenleri tüm ayrıntılarıyla anlatmak; onun edebiyat ve sanat görüşünü, bunu besleyen kaynakları, politik duruşunu, gözlem yeteneğini, gözlediklerini değiştirebilme gücünü ortaya koymak amacını taşıyor. (…)

 

Sabahattin Ali’nin yaşamının parçasını oluşturan kimi olaylar ve durumlar, hatta ayrıntılar, öncelikle Cumhuriyet Türkiyesi’nin başkentinde kurulmak istenen modern yaşamın parçalarıdır. Aynı olaylar, durumlar ve ayrıntılar II. Dünya Savaşı’yla birlikte yaşanmaya başlayan değişimin ve bugüne varan ‘ırkçılık’ söyleminin oluşum sürecini de açıkça göstermektedir. Sabahattin Ali’nin kısa yaşamöyküsü Cumhuriyet’in ideallerini yaşamaya çalışan Ankara’nın ‘milliyetçilik’ ve ‘taassuba’ yelken açışının da öyküsüdür.

 

Sabahattin Ali daha sonra ülkemizde sıkça görmeye alıştığımız ama hiçbir zaman kabullenmediğimiz bir biçimde öldürülmüştür. Bu trajik ölüm, onun üreticiliğini acımasız bir biçimde sonlandırırken çevresine ve Türkiye aydınlarına korku salmış, 1950’lerde başlayan ‘korku cumhuriyeti’ egemenliğini ilan etmiştir. Bu trajik ölüm önce saklanmış, ortaya çıkarıldıktan sonra da gazetelerin-deyim yerindeyse- çarşaf çarşaf ele aldığı haberlerle duyurulmuş, Sabahattin Ali’yi öldürdüğünü iddia eden Ali Ertekin’in duruşması da gazetelerde tüm ayrıntılarıyla yer almıştır. Öyle ki bu haberler kısa bir süre içinde tefrika mantığına bürünmüş, kim ne dedi, ne oldu türünden basit sorulara yanıt verilmekle yetinilmiş, duruşmanın ‘gizli’ bölümleri irdelenmemiş, sonuçta ilgili olarak da yorum yapılmaktan kaçınılmıştır.

 

Sabahattin Ali hakkında en çok, ‘ölümü’nden sonra haber yapılmış, dava bittikten sonra gerek basın mensupları gerek edebiyatçılar Sabahattin Ali hakkında yazmaktan çekinmiş, hatta kitapları uzun süre yeniden basılamamıştır. (…)

           

            A’den Z’ye Sabahattin Ali’de, Sabahattin Ali’nin hayatındaki pek çok kişi ve onlarla yaşanmış olaylar anlatılmaktadır. (…) Sabahattin Ali’nin hayatına ait ayrıntı ve olayları, mahremiyet ortaya döken bir meraklı kişiliğiyle değil, kişiliğini bir bütün olarak görmek, olumlu ve olumsuz özelliklerini bir arada anlatıp onun ruh dünyasına yakınlaşmaya çalışan bir merakla ele aldım. Çelişkilerinin, korkularının, zaaflarının yanında onun sevecenliğini, güler yüzlülüğünü, çalışkanlığını, çağına ve ülkesine karşı üstlendiği sorumluluğu birlikte görmek-göstermek- onu salt kahraman olmaktan çıkarıp aramıza katacak ve onu daha iyi anlamamızı sağlayacak umudundayım. (…)

           

            Sabahattin Ali’nin hayatı, çatışmaların, çekişmelerin, kavgaların da öyküsüdür. Bunlardan bazıları mahkemelere taşınmış, yine bir kısmı için Sabahattin Ali cezalandırılmış ve hapse konmuştur. Bazıları ise arkadaşlık ve iş hayatı içinde kalmıştır. Bu tartışma ve kavgaların bir kısmının nedeni Sabahattin Ali’nin mizacındaki keskinlik ve tezcanlılıktır, bir kısmında Sabahattin Ali haksızlığa uğramıştır, bir kısmında da haksızlık etmiştir. Kimi kavgaya varan bu çatışma ve tartışmaları, taraf tutmadan, yorum yapmadan anlatmaya çalıştım ve gerekli yerlerde olaylara tanık olan üçüncü kişilerin anılarına başvurdum. Yine Sabahattin Ali’nin öldürülmesiyle ilgili olarak da-benzer nedenlerle- yorum yapmaktan kaçındım. Resmi belgelerden aldığım bilgileri ve olaylara tanık olanların anılarını, dönemin süreli yayınlarında çıkan haberleri aktararak ‘Sabahattin Ali Cinayeti’ni okura anlattım. Okurların süreci kolayca göreceği ve olup bitenleri hızla anlamlandıracağı çok açıktır.

           

            ‘Benim meskenim dağlardır’ dizelerinde başına gelecekleri sanki sezen ve 1 Aralık 1947’de Aliye Ali’ye gönderdiği mektupta ‘İhtiyarlığımda çekilmez bir adam olacağım hakkındaki iltifatına teşekkür ederim. Ama bu tahminin doğru çıkmayacak sanırım. Çünkü ihtiyarlayacağımı kim söyledi. Hep genç kalacağım’ diyen Sabahattin Ali’nin hayatını yazmak için çalışmaya başladığımda neyle karşılaşacağım az çok bilmeme rağmen, çalışma sürecinde pek çok yeni bilgiyle ve durumla karşılaştım. Kitabı tamamladığımda karşımda etten kemikten, duygudan, akıldan oluşan, idealleri olan Sabahattin Ali ve onun başına gelenler duruyordu. Sabahattin Ali’nin hayatına bakarken içimin çok burulduğu olaylar kadar. Çok güldüğüm olaylarla da karşılaştım ve bunların hepsini yazmaya çalıştım. Takıldığım yerde en büyük yardımcılarımdan biri de Sabahattin Ali’nin çektiği fotoğraflar oldu. Kendi objektifinden hayatını ve çevresini görmek imkânı başka yazarlara nasip olmayacak bir şeydi. (…) Okurlara onu tüm yönleriyle anlatmaya çalıştım, umarım bunda başarılı olmuşumdur; ya da hiç değilse bu yolda bir adım atmışımdır.” (Sevengül Sönmez, A’dan Z’ye Sabahattin Ali”

 

Sezai Sarıoğlu

 

Tarih    :  6 ARALIK 2009 PAZAR

Mekan  :  Livane/ Osmanağa Mahallesi, Osmancık Sokak, No: 11, Kadıköy (0216 414 40 96, info@livanepub.com)

 

“Babamın sözünü tuttum ve uzun zaman hiç üzülmemiş gibi yaptım. Yıllar boyu onun öldüğüne inanmadım. Geri gelecek diye bekledim. Kalabalıklarda ona benzettim insanları, yabancı ülkelerde beyaz saçlı, kısa boylu, tombulca adamları takip ettim, odur diye. Rüyalarıma girdi sık sık, hiç konuşmadan, gözlerini hafif kısarak, gülümseyerek baktı bana rüyalarımda, ben hep peşinden koşup onu yakalamak istedim ama hiç başaramadım. Babam için uzun yıllar hiç gözyaşı dökmedim, çünkü o ‘Filiz hiç üzülmesin’ demişti. Ama Denizler asıldığında, Sinanlar Mahirler öldürüldüklerinde çok ağladım, yıllarca gözpınarlarımda babam için biriken gözyaşları durmadan aktı, aktı, aktı… Türkiye’de siyasal cinayetlere kurban giden değerli insanların ne ilki ne de sonuncusuydu babam. Tanrılar kana doymayacaklar mıydı? Babamın ölümü gerçeğiyle ilk kez 19 Haziran 1993 günü yüz yüze geldim. Sabahattin Ali’ye Kırklarelililer sahip çıkıyordu. Kırklareli’nin köylüsü, kasabalısı, okumuşu, okumamışı, askeri, polisi, eşrafı, fabrikatörü, politikacısı, öğretmeni, öğrencisi, yanı kısacası Kırklareli halkı 1992 yılı Haziran ayında başlatılan Sabahattin Ali günlerinde bir araya geliyor, Sabahattin Ali’yi içlerinden biri ama neredeyse ‘evliya’ gibi anıyorlardı. Sabahattin Ali, Kırklareli köylerinin folkloruna çoktan girmiş, bir halk kahramanı, bir efsane olmuştu. 19 Haziran 1993 günü köylülerin kırk beş yıl önce babamın ölüsünü buldukları çatağa gittim. Cesedi bulan çoban hala yaşıyordu ve olayı da kim bilir kaçıncı kez anlatıyordu. Çobanın buluğdu cesedin babamın cesedi olup olmadığı yıllar boyu tartışıldı, durdu. Her neyse, ne, ama benim asıl içimi yakan onun bir mezarının bile olmamasıydı. Madem meskeni dağlar’dı Sabahattin Ali’nin, biz de ona dağlarda bir işaret bırakacaktık. Çatağın yakınındaki düzlükte arkasını Istranca ormanlarına dayamış koskoca bir kayanın üzerine gömdüğümüz mermer parçasına, ‘Başım dağ/ Saçlarım kardır/ Benim meskenim dağlardır” diye yazdık. O günden beri artık babamı rüyamda görmüyorum ve inanıyorum ki artık ruhu huzura kavuştu ve dağlarda özgürce dolaşıp duruyor.”

                         (Filiz Ali, “Filiz Hiç Üzülmesin”)

 

 

Muhabbete Karışık 

Nar Sesleri: Nevzat Karakış (Vokal), Mehmet Tekirdağ (Bendir, Vokal), Emre Altuğ Karakaya, (Perdesiz gitar, Kopuz)

 

Tarih    :  6 ARALIK 2009 PAZAR 

Mekan  :  Livane/ Osmanağa Mahallesi, Osmancık Sokak, No: 11, Kadıköy (0216 414 40 96, info@livanepub.com)

Yorum Yaz
Bu içeriği paylaşın!
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !