Embed

Akif Kurtuluş'la son romanı Mİhman'ı konuşacağız...

"MİHMAN" DEDİM, ŞİİRLERİMİ İLİKLEDİM

"NELER ALMALIYIM YANIMA: ŞİİR için: yılgı, sessizlik, yavaşlatılmış uyum/ ACI için: bir kandil, bir tütün kesesi, bir iskemle kırık-çocuklar kapı/ önlerinde otursunlar, oynasınlar ya da-/ DÜŞ için: kendini denizde sanan o bunak kaptan-gerekli çok-/ ŞARKI için: kalmadı usumda tek dize-ama- o dizelerin sesi var, ilk ağızdan çıktıkları gibi, pespembe renkleriyle-/ ZAMAN için: yer değiştiren gölge-yeterli-/ MEVSİMLER için: portakal, böğürtlen, ayçiçeği/ AŞK için: unutkanlık ya da/ Dikkatle kullanılan ve değiştirilebilen birkaç anı/ ÖFKE için: Marx, Lenin, vb./ OKUMAK için: Dostoyevski, Marquez, Sait Faik- başkaca kim olabilir düşünmeli-/ ŞİİRSE, elbet/ Akdeniz şiirleri" (Edip Cansever)

Bizim mahallenin çocuklarından Hemşinli Akif yıllar önce yazdığı "DEVLET KAÇ TAZI TUT" şiirine "halkın imlası taşarsa coğrafyadan/ geçer onlar iki yağmur damlasının arasından/ göstererek devlete bütün zerafetini" dizeleriyle başlamış ve yarı yolda durmayıp kesintisiz ve sürekli; "orda şimdi/ şırnak: kırbaç: şırraak !/ hoh hoh hosaybin iki üç daha fazla katliam/ var// bir kulp var ayrılığa takacak// haydi şimdi hep bir ağızdan: devlet kaç tazı tut!" demişse, bize onun külliyatını kırk kez okuyup meşk etmek yetmez bu dizelere parasız yatılı çırak durmak düşer...

Şair Akif Kurtuluş'un birkaç aydır edebiyat gündemine oturan "misafir" anlamına gelen MİHMAN romanını okurken aklıma bu şiirlerin ve dizelerin gelmesi, Akif'in rahatımızı kaçırmayı huy edindiğinin bariz delili olarak kayda geçmelidir. Bir şiir sempatizanı olarak MİHMAN'ın kapısını tıkladığım andan itibaren, M. Cevdet Anday'ın "Ona bir kitap vereceğim/ Rahatını kaçırmak için/ Bir öğrenegörsün aşkı/ Ağacı o vakit seyredin" dizelerinin "misafirim" olması, ya da benim bu dizelere "misafir" olmam da rastlantı olmasa gerek...

Ne demişti Edip Cansever; "Öfke için: Marx, Lenin, vb./ Okumak için: Dostoyevski, Marquez, Sait Faik- başkaca kim olabilir düşünmeli..." Gecenin bu saatinde, şiir düşündüm roman taşındım ve şu cümlede karar kıldım:
"OKUYUP, AYNAYI YENİDEN İCAT ETMEK İÇİN MİHMAN..."

İmkanlı bir muhabbete MİHMAN olmanız AYNALARA dahil...

Sezai Sarıoğlu

 

************************

'İlişkilere şerh koydum'

Akif Kurtuluş okuyucusunun Romantik Korno’dan tahmin ettiği bir “düzyazı iştiyakı” vardı aslında. Fakat, sanırım pek az insan roman bekliyordu. Bu fikir nasıl doğdu da, “az yazmasıyla meşhur” şair Akif Kurtuluş 271 sayfalık bir roman armağan etti okuyucuya?
Edebi maceram içinde bir romanın başına oturacağıma ben de pek ihtimal vermezdim, doğrusu. Romantik Korno’daki “Defter’in Sahibi” yazısından sonra hep aklımın bir kenarında birkaç kenarından bu yazıyı açmak vardı. Yirmi yıldan fazla olmuş. Defter’in Sahibi, Ankara'dan Malatya’ya kadar yan yana iki koltukta yolculuk yaptığım, yirmili yaşlarının başında bir gençti. Diyarbakır’a gidiyordu. Ben Malatya’da indim otobüsten. Hareket ettikten elli metre sonra otobüsü durdurup koşarak bana yetişti ve bir defter emanet etti. Diyarbakır’dan nereye gideceğini; o defteri bana emanet etmeden önce, hatta bu konuda tek kelime bile etmemesine rağmen anlamıştım. “Defter’in Sabihi”nin sandığımızdan daha çok hayatımızın içinde olduğuna ilişkin hissiyatım, her geçen gün daha fazla kendini gösterdi bana. Edebiyat, birbirine uzak gibi görünen o hayatların kesiştiği yerlere götürmek için de yapılır. Birbirine uzak ve ayrı dünyaların nasıl birbiri içinden geçtiğini göstermek için… Ama ben, bundan da bağımsız olarak, o ayrı dünyaları anlatmayı değil, anlamayı istedim. Benim de bir “Defter”im vardı. Bir gün o yol arkadaşımın bana emanet ettiği ve benim hiç okumadığım defteri benden almaya gelen ablasını uğurladıktan sonra, benim defterim dolmaya başladı. Geçen yıl, Ağustos’un ilk günlerinde Van’daydım. Alan’dan çıkar çıkmaz şehrin üzerinde gezinen helikopterlerle karşılaştım. Birkaç gün sonra Stockholm’e gidecektim. Stockholm dönüşü artık beni yazmaktan alıkoyacak hiçbir şey kalmamıştı.

Romandan, Duvar dergisinin ikinci sayısını görenler aslında haberdardı. Lakin bir farkla: Orada tefrika edilen kısımdaki anons, romanın adının Marcos’un Yolculuğu olduğuydu. Oysa İletişim logolu kapakta gördüğümüz, romanın adının Mihman olduğu. Neden böyle bir değişiklik oldu? Marcos, “bizim” Marcos’tu, değil mi?
Evet tabii, Marcos, “bizim” Marcos. İki ad üzerinde gidip geldim aslında. Doğrusu değişiklikten çok, çıktığım yere döndüm. İlk düşündüğüm addı Mihman. “Marcos’un Yolculuğu” adı, bir ekseni çok fazla öne çıkartmak olacaktı. Mihman zaman içinde beni giderek içine aldı. Arkasındaki o büyük uçurum, beni kendine çektikçe daha çok heyecanlandırdı. Zor bir iş ad koymak. Benim için diyebilirim ki en zor olanıydı. Sonuçta okur da bir karar verecek galiba. Hangisi yakıştı? Ben Mihman’ı daha çok yakıştırdım.

Kitapta “netameli” bir konuyla uğraşıyorsunuz. PKK tarafından “yanlışlıkla” kaçırılan avukat ve adaşı MİT görevlisi arasında geçenler, Avukat’ın ahbabı ve Nalân’ın oğlunun askerdeki ölümü, “Ergin” kod adlı gerillanın cenazesi… Bunun için hususi bir çalışma yaptınız mı? Zira, lokal ve kapalı jargonlara sahip olan insanlarla uğraşıyorsunuz bir yandan romanda.
(Gülerek) Avukatla istihbaratçın adaş olduklarından emin misin? Evet konu zaten başlı başına netameli. Hususi bir çalışma yaptım mı? Yaptım tabii ki. Şöyle bir şey değil ama: Bir roman yazacağım ve bunun için yapmam gerekenler var. Arşiv taramalıyım, tanıkları, failleri, mağdurları dinlemeliyim… Hayır böyle değil. Belgesel yapmıyorum. Hadi otuz yıl değil ama yirmi yıldır ben, bir savaşın orta yerinde değil ama etrafındayım. Ben asıl, savaşın etrafında olanları orta yere atmak istedim. Türkiye bırakın oğlu ölen gerillayı, askerin anasını tanımıyor. Roman yazmaya karar verdikten sonra yeni şeyler keşfetmiş değilim. Delila’yı ve Mehmet Fuat’ı ya da Yusuf’un şahsi eşyalarını annesine getiren subayı roman yazmaya başladıktan sonra tanımadım. Ben sevdiğim bütün romanlarda ayrıntıya önem vermişimdir. Bu ayrıntı adına evet bazı çalışmalar yaptım. Gündelik hayatımızdan çok uzak ilişkilerin kendi iç dilini bilmek zorundaydım. Bunun için birçok yazılı belgeye, sese, söze ulaştım. Müdür’ün jargonuyla Delila’nın dili, beni ister istemez bu çabaya çekti. Ne kadar başarılı olduğumu bilemem, haliyle. Bu konuda romanı mutlaka okuyacak olan Müdür’ler ve Delila’lar da bir şeyler söyleyecektir.

Romanda benim için en etkileyici bölümlerden biri Nezir’in, Müdür’le olan uzun konuşması: “Hangi yaralı vurup kaçanı bir gün belki gelir diye bekler ha?” diye sorduğu o kısım. Romanda bir yandan “polisiye” unsurlarına rastlansa da asıl, ilişkilerin ve bu ilişkilerin şerh ediliyor olmasının önde olduğunu düşünüyorum. Yanılıyor muyum yahut ne kadar yanılıyorum?
Mihman, evet ilişkilerin romanı. Öyle kurdum. Unutulan, hiç var olmamış gibi üzerinden atılan ilişkilerin ya da hatırda tuttukça, her gün yeniden hatırlandıkça ayakta kalabilen ilişkilerin... Polisiyeyi oldum olası çok sevdim. Tutku düzeyinde. Doğrudur, Mihman’da bunu kullandım ama sözün çok hoşuma gitti: İlişkilerin şerh edilişi öne çıktı. İki anlamda şerh ettim diyelim. Açıklamaya, açıklarken anlamaya çalıştım. Şerh, çok hâkimli yargılamalarda, farklı oyu göstermek için de kullanılır. Bu anlamda da şerh koymaya çalıştım.

Söyleşiye bir “reporter” gibi yaklaşıp, nispeten sabote etme ihtimalini göze alıyorum (sormazsam “etimde şirpençe” çıkabilir çünkü): Adını tashih eden Said’i ne kadar üstüme alınmalıyım? Dahası, romanda adlarını tashih eden solakları, kim ne kadar üstüne alınmalı? Senin alınganlığın farklıdır ve özeldir benim için. Çünkü seninle sohbetlerimizin ayrı bir yeri var Mihman’da. Meselemiz şu sanırım: Okur alınıyorsa, edebiyat o okurla ilişki kurabilmiş demektir. Romanı okuyanlar ne dediğimi daha iyi anlayacaktır. Tişörtün üzerindeki fotoğrafı Chiapas’ta çekip de Ruhi’nin montundaki kitabın evde olmayışına sevinenlerle de birlikte yaşıyoruz ve yaşayacağız. Ben mesela bu algının alınganlık yaratabileceğini düşünecek kadar iyimserim. Bundan birileri alınsın istiyorum. Ama bu listeyi burada paylaşamam. Romanda var.

Kitapta geçen “Ben Komünistim, saklarım” diyen Reha’nın, Reha Mağden olduğu sır değil sanırım. Kitaptaki “sonsuz kesişmeler” ile ne söylemek istediğinizi merak ediyorum doğrusu.
Reha benim çok sevgili bir arkadaşımdı. İyi bir hikâyecidir. Kolay eskiyecek hikâyeler değildir yazdıkları. Onunla dostluğumu, çocukluğunun geçtiği sokaklarda bir kez daha yâd etmek, Reha’nın bende bıraktığı o boşluğa bakmak istedim. Misafir ağırlamaktan bu hayatın mihmanı olduğunu anlayamadan aramızdan geçip gitti Reha. Hem sonra Ordu, benim çok sevdiğim, benim çarpıntılı şehrimdir. Başlı başına bir yolculuk olan çocukluğumda, ihtiyaç molası verilen dinlenme tesisleridir. Yarım saatlik filan değil… Ordu bu şefkatini ilerleyen yaşlarımda da benden esirgemedi. İlki yirmili, diğeri kırklı yaşlarımda, yirmi yıl arayla iki kez beni koynuna aldı, beni adam yerine koydu, onarıp tekrar hayata saldı. Bir gün bir başka marazımla beni yine kabul edeceğini biliyorum. Borçlanmıştım Ordu’ya. Başkalarını bilmem, ben borçlu olduğum içi yazıyorum, yazdıkça yeni borçlar kapıma dayanıyor. Bunun da erken yaşlarda farkında oldum. Ordu’da da geçen bir romanda Reha olmayacaktı! Ben bu hesabı Reha’ya veremezdim. Romanda kesişen hayatlardan ikisini Reha üzerinden transfer etmeme gelince… Reha, okurları bunu çok iyi bilir, bu işin ustasıydı. Hâlâ da bence öyle.
 (Mehmet Said AYDIN/Radikal)

 

Tarih: 10 ŞUBAT PAZAR (2013)

Saat : 18.00

Mekan: İSTAMBUR&CAFE BAR

(Caferağa Mahallesi, Güneşlibahçe Sokak, No:53/A KADIKÖY/İstanbul,

(0216) 348 36 20)

 

Yorum Yaz
Bu içeriği paylaşın!
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !