Anneannem'den Torunlar'a Suskunluk Kapıları Aralanırken

 

 

 

sezai sarıoğlu ile nehirmuhabbetler

 

Fethiye Çetin, Ayşe Gül Altınay:

“Anneannem’den Torunlar’a Suskunluk Kapıları Aralanırken”

 

VEFAT

Onun adı Heranuş’du. Herabet Gadaryan’ın torunu, Üskühi ve Ovannes Gadaryan’ın biricik kızları idi. Palu’ya bağlı Habab köyünde dördüncü sınıfa kadar mutlu bir çocukluk yaşadı.

Birden “o günler gitsin bir daha geri gelmesin” dediği acılarla dolu zamanlar yaşanmaya başlandı.

Haranuş tüm ailesini kaybetti ve onlarla bir daha görüşemedi. Yeni bir ailesi, yeni bir adı oldu. Dilini, dinini unuttu, yeni bir dili ve dini oldu, hayatı boyunca bunlardan hiç şikayetçi olmadı ama adını, köyünü, anasını, babasını, dedesini ve yakınlarını hiç mi hiç unutmadı. Bir gün onlara kavuşma, onlarla kucaklaşma umuduyla 95 yıl yaşadı. Belki bu umutla uzun yaşadı, bilincini son günlere kadar yitirmedi.

Heranuş nenemi geçen hafta kaybettik ve onu sonsuzluğa uğurladık. Sağlığında bulamadığımız yakınlarını (yakınlarımızı) bu ilan vasıtasıyla bulmayı, acıları paylaşmayı umuyor, ‘o günler gitsin, bir daha yaşanmasın’ diyoruz.

 

Torunu Fethiye Çetin

(11 Şubat 2000, Agos gazetesi, “Anneannem” kitabı)

 

*********************************

 

Gece Emrah aradı. ‘Anneannemi kaybettik.’ dedi. Öldüğünü biliyorum. Sabah, mezarlığın içinde, gusulhanede, (gusulhane diyorlar bu söz de içimi ürpertiyor) kadınlar onu yıkadılar, hatırladılar, sonra vedalaşmamız için bizi çağırdılar. Soğumuş bedeniyle vedalaştım, yanaklarından öptüm onu. Dudaklarımda hâlâ o bedenine hiç yakışmayan soğukluğu hissediyorum. O tabutun içine konduğun biliyorum ama yine de kabullenemiyorum. Bütün bunlar rüyada oluyormuş gibi geliyor bana. O tabutta anneannemin öylesine hareketsiz ve çaresiz yatabileceğine inanamıyorum. Bir de, bizim, olan biteni böylesine çaresiz izlememize.

Cami avlusunun en kuytu köşesine sinmiş kadınlarla bekleşiyoruz. Öyle çaresiz bekleşir ve yeni gelenlerle sarılıp ağlaşırken erkek kalabalığından biri, yanımıza hızla ve telaşla gelip sordu:

‘Seher Teyzenin annesiyle babasının adı nedir?’

Bu soruya hemen cevap gelmedi kadınlardan. Sessizlik ve karşılıklı bakışmalar dikkati çekecek kadar uzadı. Bir süre sonra sessizlik yine kadınlar arasında biri, Zehra Teyzem tarafından bozuldu:

‘Babasının adı Hüseyin, annesinin adı Esma.’

Teyzem bu isimleri söyler söylemez bakışlarını, onay bekler gibi bana çevirdi ya da bana öyle geldi.

Soruyu soran adam, bu ketum kadın kalabalığından beklediği cevabı sonunda koparmış olmanın rahatlığı ile musalla taşının ününde birikmiş erkek kalabalığına yönelmişken yüreğimden kopup gelen ve sessizliği yırtan şu sözler, kendiliğinden ağzımdan döküldü:

‘Ama bu doğru değil!.. Onun annesinin adı Esma değil, İsguhi. Babası da Hüseyin değil, Hovannes!..’

Üzerine almış olduğu isim iletme görevini tamamlayıp işini bitirmek üzere iken benim itirazımla suratında hoşnutsuz bir ifade ile geriye dönen adamın ne dediğimi anlamaya çalışan bakışları üzerimde odaklandı.

O sırada teyzelerim ağlamaya başladılar. Onların ağlaması bir işaretmiş gibi kadınların tümü katıldı bu ağlamaya. Çoğu kez bulaşıcıdır ağlamak. Ben de gözyaşlarımı engelleyemedim. İtirazımı tekrarlamak ve sözlerimin ardında durmak ağlamaları artıracak diye sustum ama ikiyüzlülüğümüzü o ortamda da sürdürmenin utancıyla başım öne eğdim, için için ağladım.

Adam bir süre bu ağlaşan kadın yığına baktı sonra ‘Kadınlar işte’ der gibi bir ifade ile hızla yanımızdan uzaklaştı.

Annesinin adı Esma, babasının adı Hüseyin olmadığı gibi kendi adı da Seher değil, Heranuş’tu onun. Ben de bunu çok geç öğrenmiştim.

Fethiye Çetin

            (“Anneannem”)

 

-------------------------------------------

 

     Bir kitabın kalbini okumak

 

Hayat bazı kitapları bize bağışlar. Fethiye Çetin’in “Anneannem” kitabı bu bağışın emanetidir. Her kitap kitaptan fazla bir şeydir, bazı kitaplar ise daha da fazla…Fethiye Çetin’in “Anneannem” kitabı Heranuş’un hikâyesinden çok fazlasını içerir ve ima eder kıymettedir. Kitabın içine gizlenen, tarihe gömülü kıyımın sesini duyan, Özgün Acılar Cumhuriyeti’nin değişik yörelerine saçılmış torunların dillenmesiyle, bu kez Ayşe Gül Altınay ile Fethiye Çetin yeni bir kitap bağışladılar bize: “Torunlar”.  Her iki kitabı okurken, dil ve sürgün travmasıyla baş etmek için şiirlerinin içine kaçan Cemal Süreya’nın “1948’de Dostoyevski’yi okudum o gün bugün huzurum yoktur” cümlesi yeniden yürürlüğe girdi hayatımda… O gün bugün, acılardan dokunmuş huzursuzluk hırkası giymiş derviş gibi, kitapların açtığı soru kapılarının anahtarlarını arıyorum.

 

Okuru, hatırlamaya, hatırladıklarını yüzleşmek için anlatmaya çağıran “Anneannem” ve “Torunlar” kitapları devletin diline ve bilgisine teslim olmamayı öğütler bize. Travmalarımızla baş etmemiz için, belleğimizin çekmecelerinde gizlediğimiz “sır”ların dillenme zamanının gelip de geçtiğine işaret eder... Ve ellerimizden tutup, travma ve iyileşme bahsinin kapısına götürür bizi. Travmayla baş etmenin yollarından birinin hikâyeyi anlatmak, iyileştirici bir adalet için yeniden kurmaktır. “Anneannem” ve “Torunlar”, bu topraklarda binlerce insanın dillerini altına ve içine gizlenmiş sırların dillendirilmesi gerektiğini, iyileşmenin ancak yaşayanların ve duyanların hikâyelerini anlatmaktan geçtiğini söyleyerek ve ima ederek toplumu yüzleşmeyi davet ediyor. Judith Lewis Herman’ın,“Travma ve İyileşme” kitabı için “Travma mağdurlarının anlatımları bu kitabın kalbinde yer alır” demişti. Heranuş’un ve 25 torunun ise anlattıkları hikâyeler her iki kitabın tam kalbinde yer alıyor. Her iki kitapta dillenenlerin; yani, iyi bir şey mi devletin arkasına saklanmak… Yetmedi, devlet sözünü çarşı-pazar dolaştırıp satmak, iyi bir şey mi, dediklerini duyar gibiyim… Hal böyle olunca da bu kitaplar tarihsel ve güncel kıymetleri gereği, kalbinden okunması gereken kitaplar sülalesinden…

 

Başkalarının acılarını anlamaya çalışırken, insanın, kendi hikâyesinden parçalar çıkıyor bilinçaltından bilinçüstüne… Bir tür, bastırılmışın geri dönüşü… Fethiye, anneannesinin hikâyesini anlattıkça, çok aklını, şarkılı aklını daha yirmili yaşlarda yitirmiş annem geldi aklıma. Dilinden, “az” komşuların çok şarkılarını düşürmeyen annem… Dilini tamir etmek istediğinde komşu alfabenin harflerini diline süren annem; içimizi tamir etmek için önce içimizi tahmin etmek gereklidir, diyen, sonra da komşudan iyilik almaya giden annem…

 

 (evde şarkı bittiğinde annem komşuya şarkı almaya gönderirdi/ evde komşu bittiğinde annem şarkılara komşu almaya gönderirdi) Heranuş, “Dersim dört dağ içinde” türküsüyle “Hovivı sarum dıkhretz/ Siro yerkı nıvakets/Üzgün çoban dağlara çıktı/Aşkın şarkısını söyledi” sözleriyle başlayan “Hingalla” isimli şarkıyı söylerdi. “Bir daha geri gelmesin” dediği yıllardan sonra karşılaşmadığı kardeşi Horen Amerika’da öldüğünde onu türkü söylerken gören olmadı. Ermeni ahretliği kovulduğunda annem; her komşu için ayrı makamda bir şarkı söylemiş, tez dönsünler diye peşlerinden bir avuç Karadeniz , bir avuç komşu emaneti şarkı dökmüştü. (o zamanlar çok sokaklar az evlere cevaptı/ az evimiz çok dernekti, çok devrimciler az sinema ve az aşktı/ udi hrant’ın göz kaçamağı rosa eskenazi’nin ahretliği anneme göre/ alaturka musiki bilmeyen maddeci lenin’in manalı eksiklikleri vardı/ devrimin manisi yoktu bize çok sık uğrar, çaya fasıla kalırdı/ annem için devrim; babamdan habersiz rahmetli che ile tanışmaktı/ “az” komşuların iki vakte kadar fasıla geri dönmesiydi)

 

Günlerdir “Anneannem” ve “Torunlar” kitapları elimde. Kitapların içine girdim çıktım, imaların ve fısıltıların sokak aralarında dolandım. Bunaldığımda ayağa kalktım. Nefesimi tuttum, ah’ımı saldım. Uzun zamandır üstüm başım tarihti, şiirleri ihmal etmiştim. Bu kitapların içinde kışlarken birden şiirler, dizeler kondu dilimin ucuna. Şair İlhan Berk, “Dilin uyku halini merak ediyorum. Uyurken dil ne yapıyor acaba?” demişti. Bu iki kitabı okuduktan sonra, dil’in ve dillerin susarken, susturulurken ne(ler) yaptıklarını düşündüm günlerce. Sonra sokağa Ermeni olarak çıktım. Sanki ahparik Hrant ile yürüyorduk ve ben ona şiirler okuduktan sonra, "Yine azınlığa düştü yüreğim…" diyordum eski günlerdeki gibi…

 

Kesik, kesik anlatılan bir masal gibi Heranuş’un hikâyesi… Kitabı, Heranuş’u ve Torunlar’ı kalbinden okuyunca, masalcı, hikâyeci oluyor insan. Kalbinden duyup okunan masalın sahibi olunca da Ortadoğu masalcıları gibi bir masal/hikâye dili kurarak sanki anlatmaya başlıyor her yerde: Diline devlet sürülmüş Heranuş, gelmiş geçmiş bütün susmaları dener… Osmanlı'dan Cumhuriyet’e devlet, susturmanın ticaretini yapmaktadır. Suçsuz su yerine, suçsuz öldürülenlerle doldurulmuş uzak ve yakın tüm kuyular şaibelidir. Sesinde o günlerden kalma derin hikâyeler vardır. Yıllarca bilinçaltında oturup, tarihin küllerini eşeleyip durur. Uyuyunca, o günlerden kalma sesler içinde uyur. Uyanınca devlet sesiyle uyanır. Yıllarca, konuşmayı oyalar. Memleketin "Ödleriyle öten kuşlar gibi" olduğunu gördükçe, korkunun tarihini düşünür. Belki de bu nedenle musalla taşında bile düşüncelidir...

 

Heranuş’tur adı... Suskunluğu uzun boyludur. Eski ama eskimeyen zorunlu susuşu içine derttir. Devlet ve devletsiler dilinin başında gardiyandır. Susmaya görgülüdür; içine ve dışına susarak biriktirir kendini. Günün birinde susmak da eskir. “İki yaprak yerde konuşur ya, o zaman”, anneanne makamında dili çözülür. Torununun kulağına geçmişi hikaye etmeyi iyi huy edinir. Yeni bir dil kurulur aralarında... Yeni dillerine taşınırlar. Birlikte tarihe bakarlar. Heranuş, kötülük toplumuna, eski ve yeni dinince şöyle beddua eder sanki: “Ne çıkar siz bizi anlamasanız da...” Torunu da ona, "Ne gelir elimizden insan olmaktan başka” diyerek gönlünü alır.

 

“Yeni bir sözcük öğrendim geçende rastlantı sonucunda;/ Eskiden yüreğin ortasında bulunduğu sanılan siyah nokta,/ Yani mecazi anlamda bir gizli niyet bir duygu ve düşün/ Ve bitkibiliminde tohumun içindeki o itici güç sürgün/ Yoklayın kendinizi şimdi hepiniz ve söyleyin bana/ Nedir yüreğinizdeki siyah nokta gizli niyet süveyda?”  (Metin Altıok)

 

Bazı sözcükler bir tarihin özetini verirler bize. O sözcükler üzerinden de devlet ve kötülük toplumu suçüstü yapılabilir. Heranuş’un nüfus cüzdanında yazan “Mühtedi” sözcüğü böylesi huyu olan sözcüklerden. Sanırım çok azımız duymuştur pek ortalıkta dolaşmayan, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e özel bir anlamı olan, kıssası da hissesi de kötülük ve ötekileştirme olan şifreli sözcüğü. Dağa-taşa milliyetçi tuğralarını işleyen geleneğin, “Kılıç artığı!” da denilen, kırımdan kaçamayan, göçemeyen, el konulan çocukların ve kadınların hüviyetine “mühtedi” damgasını vurması kötülüğün doğasına uygun. Mühtedi, yani devletin ve ahalinin diline doladığı “dönme!”, yani dinini değiştirilip Müslümanlaştırılarak hidayete eren, dili çıkarılıp yerine başka bir dil takılan kişi…  Sizin ailenizde kafile, kafle, sevkıyat, tehcir, götürme, göç, sürgün, soykırım, katliam sözcükleri hiç cümle içinde kullanıldı mı? Sahi; Heranuş ninenin, torununa “o günler” dediği günler hangi günlerdi… Şimdi, yoklayın yüreğinizi hepiniz ve söyleyin bana, “Nedir yüreğinizdeki siyah nokta gizli niyet süveyda?”

 

Sezai Sarıoğlu

 

--------------------------------

 

sezai sarıoğlu ile nehirmuhabbetler

Fethiye Çetin, Ayşe Gül Altınay:

“Anneannem’den Torunlar’a Suskunluk Kapıları Aralanırken”

Anneannem, Torunlar ve Hrant için değişik dillerden söyleyecekler:

 

Karşılama:

Ayşenur Kolivar

Sumru Ağıryürüyen

Hikmet Akçiçek

Onur Şentürk ( Kemençe)

Mustafa Biber ( Gitar )

 

Muhabbet bölümü:

Fethiye Çetin ve Ayşe Gül Altınay ile sohbet

 

Uğurlama:

ÖzlemTaner

İlkay Akkaya

Yasemin Göksu

Feryal Öney

 

Tarih: 9 OCAK PAZAR (2011)

Saat: 18.00

Mekân: LİVANE (Osmanağa Mahallesi, Osmancık Sokak,

No: 11, Kadıköy/İstanbul) (              0216 414 40 96         0216 414 40 96)

(info@livanepub.com) (http://nehirmuhabbetler.blogcu.com)

 

 

 

Tarih: 9 OCAK PAZAR (2011)

Saat: 18.00

Mekân: LİVANE

(Osmanağa Mahallesi, Osmancık Sokak, No: 11, Kadıköy/İstanbul)

(              0216 414 40 96         0216 414 40 96)

info@livanepub.com

http://nehirmuhabbetler.blogcu.com

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !