Embed

Belgesel Sinemacı Enis Rıza...

Belgesel Sinemacı Enis Rıza: "Hâlâ o kan borcunu ödüyorum..."

 

"Etik kaygıları olan sanatsal bir faaliyet olan Belgesel Sinema; düşünme ve tasarlama eksikliğini yok eden bir sanat alanıdır. Hem toplumun yüzleşmesini, hafızasını yeniden su yüzüne çıkarıp, hafızasını yoğurmasını ve bu eksende bir gelecek kurmasını sağlar, hem de sinemanın zihinsel zeminini oluşturacak yapıyı hazırlar..." (Enis Rıza)

 

Bir isim; Enis Rıza... Bir sözcük; "etik..." İtiraf edeyim ki, "Ben şair filan değilim etikçiyim" diyen Ece Ayhan'dan sonra "etik" sözcüğünün mesleğinin olmazsa olmazı olarak kullanan Enis Rıza'dan başka birine rastlamadım. İnsan olmanın ve insanın öyküsünü etik ve estetik kaygılarla anlatmanın yolculuğu olan Belgesel Sinema, onun için sanki etik ile eşit. Sözün burasında onun bir hatırasını nakletmeden geçmek olmaz, çünkü onun "etik" sözcüğüne yüklediği anlam bu hatırayı da içerir. 1970'li yılların öncesi; Genç Sinema dönemidir... Jeneratör ve oynatıcıyla köy köy, kasaba kasaba dolaşarak film çekilen ve oynatılan yıllar... Harçlıklar yetmediğinde, 40-50 devrimcinin Kızılay'a kan satarak masrafların karşılandığı bir etik-politik dayanışma... Enis'in dönüşte üniversite panosuna masrafların listesini astığı siyasal görgü... Ve onun bu kısacık hatırayı özetleyen cümlesi: "Bir tür kan borcu ödüyorum şimdi de... O nedenle çektiğim filmlerin ticari bir hale gelmesini istemem." Unutmadan, ne diyorduk? "Etik" diyorduk...

 

Meraklısı bilir; Enis Rıza ile Dostoyevski iyi arkadaştır. Bu arkadaşlığın ilginç hatıralarından birini Bayburt'ta sakıncalı askerken yaşar... Asker de nam-ı diğer "sürgünde" Dostoyevski okurken yakalanır! Mevcutlu olarak komutanın huzuruna çıkarılır. Komutanın Dostoyevski'nin kim olduğunu sorar. Enis, yazarın Çarlık döneminde yaşayan ünlü bir Rus yazar olduğunu söyler, kitabın bir dünya ve Rus klasiği olduğunu ekler. "Rus" sözcüğünü duyan komutanın siniri sınırları aşar. Yazarın "Rus" olması, "komünist!" olması için yeterlidir. Bu uzun Dostoyevski hatırasının kısası; Enis cezadan kurtulursa da Dostoyevski kitabına el konur... (Belki de tutuklanır! Ve katık hapsine çarptırılır!)

Böylece Dostoyevski ile ilişkileri kesilir! Dostoyevski'nin, ne zaman kaybolup ne zaman ortaya çıkacağı belli mi olur? Aradan yıllar geçer... Kağıt toplayıcısı Oktay Çetinkaya'yı ve Dostoyevski'yi çöpte birbirlerini okurlarken bulur. Böylece, yönetmenliğini Enis Rıza'nın yaptığı, kâğıt toplayarak geçinen, günün birinde çöpte bulduğu Dostoyevski kitabıyla hayatı değişen, Albert Camus'yu, Kafka'yı, en sevdiği yazar olarak dillendiren Oktay Çetinkaya'nın hikayesini anlatan "Çöpte Dostoyevki Buldum"belgeseli çıkar ortaya...

 

"Etik", sözcüğünü unutmadan devam edelim... Bana sorarsanız; "Dünyaya değiştirmek sana mı kaldı, sen lapacılığının tadını çıkar" cümlesinin yürürlükte olduğu, kapitalizmin tadını çıkarmamızın öğütlendiği zamanlarda, onun, dünyayı yorumlama ve değiştirme hevesini elli yıldır sürdürmesi başlı başına bir etik macera, tarihsel-siyasal ve sinemasal bir gelenek... Hayatı belgesel olan Enis Rıza'nın "Yeni Bir Yurt Edinmek" belgeseline "Bir belgesel neyi değiştirebilir?" sorusuyla başlayıp şaşırtıcı bir biçimde aynı soruyla bitirmesi de rastlantı olmasa gerek... Evet, nerede kalmıştık? "Etik" ve "belgesel sinema", diyorduk ve bir çoğu devlet dersinde öldürülen devrimcilere ve tarihe "Kan borcundan" söz ediyorduk... Sonra da Enis Rıza'nın şu sorusunu tekrarlıyorduk; sahi bir belgesel neyi değiştirebilir?

***********************************************

Belgeselci Enis Rıza: “Daha ölüm aklınızda yoktu…”

 

“Haftanın belli günlerinde, 'anne-babaların gezmelerde olduğu' arkadaşlarınızdan birinin evinde toplanırdınız. Çeşitli kaynaklardan romanları, oyunları, teorik kitapları birbirinize fısıltılarla aktarırdınız loş ışıklar altında, gizliliğin hazzını yaşayarak. Dünyanın, ele geçirebildiğiniz sinema klâsiklerini, kimi zaman ses sistemi olmadığı için sessiz, bodrum katlarında izlerdiniz, yine gizli gizli… 8 mm Fransız filmleri, Polonya filmleri, Şarlolar... Hele 'Potemkin Zırhlısı'nı izlemek hayatınızın devrimi olmuştu. O günlerde Sinematek'in öncülü olan yarı-gizli film gösterilerine de katılmaya başladınız daracık odalarda. Gördüğünüz filmler bir yana 35 mm göstericinin o büyülü sesi hiç çıkmadı aklınızdan. Brecht'i, Sartre'ı, Marks'ı, lonesco'yu ve daha birçok düşünceyi ve akımı o yıllarda keşfettiniz. Ve elbette Nâzım'ı... Nâzım'ın okuduğun ilk şiiri 'Vasiyet' seni altüst etti. Bir öğretmeninin el yazısıyla, bir defter kağıdına yazılmış olarak geldi Nâzım sana. Çoğaltabildiğin kadar çoğalttın, arkadaşlarına dağıttın. Ve her biri çoğaltabildiği kadar çevresine el yazılarıyla, el altından... Bir ölüm tasavvuru! Her şey o kadar da güllük gülistanlık değildi. 141-142 yapışıverirdi adamın yakasına. Bir şiir yüzünden okullardan atılanlar, sorgular, mahpusluklar...

Ve Yeni Dergi ve de yayınları... Çeviriler, yazılar, tartışmalar, yeni kitaplar... Ankara Sanat Tiyatrosu, Halkın Dostları Dergisi, Ankara Birlik Sahnesi, Halk Tiyatrosu, üniversite festivalleri... Yepyeni bir dünya, yepyeni bir gelecek, yepyeni insan ilişkileri... Yolculuklar. Bütün bunlar ve Nâzım'ın diğer şiirleri 'Vasiyet'in o hüzünlü etkisini, Sartre'ın 'Bulantı'sını ve yürek çizen her şeyi silip süpürüvermişti.

İlk kurşun ne zaman sıkıldı. Ve ölüm ne zaman saplandı uçsuz bucaksız çayırın orta yerine. Daha ölüm aklınızda yoktu. Gelecekte en çok kendiniz olabileceğiniz alanlarda çalışabilmenin olanaklarını arıyordunuz. Oyuncu olma sevdasıyla bir arkadaşınız bir Yeşilçam filminde rol aldı. Kısacık bir rol… Kısacık çünkü görünmesiyle öldürülmesi bir oluyordu. Günlerden bir gün haber geldi... Onun ailesinin, aşiretinin yaşadığı şehirden. Olaylar çıkmış, şehrin tek sinemasının perdesi tahrip edilmiş... Öğrenildi ki film o kentte de gösterilmiş. Ölümle biten kısacık rol, ortalığı birbirine katmış. Bunun sadece 'film icabı' oluşu yatıştırmadı yine de kimseyi. Ailenin büyüğü soruyor..

- O adamlar neden seni öldürüyor?

- O adamlar senaryoda yazdığı için bunu yapıyorlar...

- O senaryo dediğini kim yazmış, seni öldürmesi şart mıydı?..

Yıllar sonra bir söyleşide, bir senaryo yazarı ‘biz kiralık katilleriz’ diyecektir…”

(Enis Rıza)

****************************************************

Enis Rıza'nın, "Nurhak"la ilgili "Erikler Çiçek Açtığında" isimli, çekimi süren belgesel üzerine konuşmasından el alarak. Şiir belgesele, belgesel şiire dahil.

 

NURHAKLI ÇOBAN

eski çobanlardan yenik anılar dinledik

bir efsane bulduk kaybettiğimiz

kadınlardan ezberledik acıyı

masal yerine tarih anlatılmış

çocuklarla göz göze geldik

mağara resimlerini okusan da

manalansan diyen köylü,

bizi mektepli ellerimizden tanıdı...

büyük bir yüktü geçmiş

onların dillerinde yaşamıştık aylarca

bugün gördük ki, bize benzer

kim varsa el vermişler

devrim misafiri deyip

evlerine almışlar kim darda kalmışsa

nasihat etmişler dillerini karla ovup...

anladık ki ekmeklerini, tuzlarını

huylarını paylaşmışlar onlarla

bize benzer kim kalmışsa

kimi bulmuşlarsa, yataklarını vermişler

peşlerinden gitmeye heveslenmişler

asi aramışlar saklamak için dağlarda

aynalara onlara benzemek için bakmışlar...

 

hakikati başka mecazı başka bir hikayeydi bu

mağarada gizlenmiş bir kitabı seyrederken

iyi huylu anıları katık yaptık

yeni çoban, kavalıyla eşeleyip sesini

huylu huyundan vazgeçmesin

tarih biraz da budur, dedi usulca

uykusuz günleriydi dağların

çocukların gönlünü anılarla aldık

ve dalıp geçmişin sularına

devrimin eski cevaplarına soru kaldık

Sezai Sarıoğlu

************************************************************************

ANNEMİN ŞARKI SANDIĞI

(...) 

annemin şarkı sandığı’nda, sinema sandığı’nda annemin

üzerinde ‘duhuliye’ yazan on beş kuruşluk sinema bileti

beş dakika ara’lar, esas kızlar ve esas oğlanlar resmi geçidi

meraklıları için iyi kalpli kötülük ahmet tarık tekçe

hatırlamayanlar için çok komik çok intihar suphi kaner

bir biletle beş çocuğun iki filme girdiği biletin üstünde

ilk mektep cumhuriyet yazısıyla yazılmış telaşlı bir cümle:

“paşabahçe yazlık sineması’nda iki şahaser film birden

mutlaka gitmeliyim, mutlaka gitmeliyim, ah ki koca dayağı…”

haram su, cilveli nar annem kaçak sinema dönüşünde

çok aklını çok dayakla yitirdiğinde ve muskalara kaldığında

biz devrime kayıtlanmış ve çok fiyakalı çok devrimciler olmuştuk bile

belki de bu nedenle, az aklıyla çok annem, ikinci aklında az annem

gittiği ve gidemediği filmleri yıllarca anlatıp durdu devrim niyetine

vakti gelmişken duymuş olun benden ve biletsiz dinlemiş olun siz

belki de bu yüzden, iki evcil beden arasında soğuk savaştır sevişmeler

ve/veya onlar uyurken değil de sevişirlerken kaçtık bizler sokaklara

aşk nedir hiç düşünmeden, ut seslerinden uzaklardaki devrimlere yaklaştık

ve aşklardan çok uzaklarda prova ettik aşka ve şiire hariç devrimleri...

 

annem çok filmlerden biriktirdiği az mutlulukları atardı şarkı sandığı’na

sinema gişesinde oturan çok boylu az ermeni’nin sinemasal bakışlarını

ağlarken tıklım tıklım gülen muhterem nur’un film icabı hüznüydü annem...

 

evde sinema bittiğinde annem komşuya sinema almaya gönderirdi

evde komşu bittiğinde annem sinemalara komşu olmaya gönderirdi...

 

Sezai Sarıoğlu

 

Tarih : 20 KASIM PAZAR (2011)

Saat : 18.00

Mekan : LİVANE

(Osmanağa Mahallesi, Osmancık Sokak, No: 11, Kadıköy/ 0216 414 40 96)

Yorum Yaz
Bu içeriği paylaşın!
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !