Embed

Bir Devrimcinin Tarihten Görünüşü

sezai sarıoğlu ile nehirmuhabbetler

Bir Konuk:   Ajitatör Bülent Uluer

Bir   Konu:  “Bir Devrimcinin Tarihten Görünüşü”

 

NELER ALMALIYIM YANIMA

“Şiir için: yılgı, sessizlik, yavaşlatılmış uyum/ (…)/ Aşk için: unutkanlık ya da/ Dikkatle kullanılan ve değiştirilebilen birkaç anı/ Öfke için: Marx, Lenin, vb./ Okumak için Dostoyevski, Marquez, Sait Faik- başkaca kim olabilir düşünmeli-/ Şiirse, elbet/ Akdeniz şairleri” (Edip Cansever)

 

Bir ajitatör neler almalıdır yanına? Öfkeyi, tarihsel ve siyasal öfkeyi almalıdır… Ezilenlerin, ötekileştirenlerin öfkesini. Elbette, devlet dersinde öldürülen devrimcilerin öfkesini. Bülent Uluer, 63 devrimcinin cenazesinde konuşmanın öfkesini de alır sol yanına. Öfke dilidir ajitasyon. Can Yücel’in “Yani Diyalektik/ Aleyhistan’da yeni bir lehçe” dizelerindeki karşı dildir. Ajitatör şiir almalıdır, almalıdır yanına. Bülent, en başta Nazım Hikmet’i almıştır yanına… Ahmed Arif… Enver Gökçe vb. Özdemir Asaf  “Her insanın bir öyküsü vardır ama her insanın bir şiiri yoktur” demişse, biz, her ajitatörün hem şiiri hem de öyküsü vardır, diyebiliriz. Şiir gibi ajitasyon da dilde yangınlar çıkarmaktır. O, sözcükleri köpürtür, kışkırtıp yoldan çıkararak, yerleşik düzenlerinden koparıp devrime kayıtlar. İlk tahlilde şiirler ajitatöre, ajitatör de şiirlere, son tahlilde ise, her ikisi an Devrim’e yardım-yataklık yaparlar.

 

Bir ajitatör neler almalıdır yanına? “Yaşasın caz’ın getirdiği devrim!” dizelerini almalıdır. Ajitatör, “Yaşasın ajitasyonun getirdiği Devrim!” diye dillenir. Ajitasyon cazhıraş, canhıraş bir doğaçlamadır. Söylenenleri notaya dökmek gerekmez. Kıssa ve hissedir ajitasyon. Şimşek çakımı, anında soru anında yanıt. Zaman dönektir, ajitatör işi zamana bırakmaz. Çok dinleyen ama az konuşan Bülent’in, “Ajitatörlük için özel bir eğitim alınmadığına göre, ajitatör özelliğim özel hayatımda çok az konuşmama da bağlanabilir” cümlesinden el alarak, konuşmadıklarını da konuştuğunu söyleyebiliriz. Kağıda bakmaz, önceden hazırlanmaz, okuduklarını zihninde gözden geçirmesi yeter. Kitlelerin hareketlendiğinde onda da kendiliğinden bir hareketlenme peydahlanır. Dil freni kullanmadan doğaçlama, peşrevsiz konuşmaya başlar. Bir cümlenin içine devrimi sıkıştırır. Her ajitatör gibi sözcükleriyle ayağa kalktığında oldukça uzun boyludur… 

 

Bir ajitatör neler almalıdır yanına? Çığlık almalıdır… Ajitatörün cümleye yüklediği çığlık sözcükleri telaşlandırır. İyi bir ajitatör, yüklü anı yakalayabildiği anda kitlenin değerler sistemini devralır. Kitleyi o an’da, o konuya kilitler. Cümlelerin içinde nice devrimler saklı olduğunu bilen ajitatör, güncel siyasetten daha çoğunu vaat edince, “Tarih hem anlaşılır hem de istenir bir şey oluyor”dur. (Roland Barthes) Anlaşırlığın ve istenirliğin yanı sıra kitlelerin bilinç ve yürek çekmecesine an’ı ve süreci kazanmak duygusunu sokar. Ajitasyon aşk Halide davet çıkarır. Sese yüklenen çağrı adresine ulaşınca, çağrılanlar çağıranın işaret ettiği yerde toplanır. Duygularımız artık bizde değildir, ajitatör onu ele geçirmiştir.

 

Bir ajitatör neler almalıdır yanına? Biz’i almalıdır… Ajitasyon ritüelinde militan, ben’ini terk ederek, duygusal-siyasal olarak ajitatörün davet ettiği biz’e kaydını yaptırır. Ajitatör bir bildiği olan kişidir. Onun kitlenin aklıyla da düşünmesi, kitlenin cümlelerini de devralarak biz’i yeniden oluşturması özel yetenek gerektirir. İyi bir ajitatör, duyguları, aklı ve bilgiyi hem harekete hem de ele geçirendir. O aklı fikri kardeşçe ormanla olan tek ve hür bir ağaçtır...

 

Bir ajitatör neler almalıdır yanına? Devrim  almalıdır… Ajitatörün işi-düşü devrimi sözcüklerle yapmak, devrimden sözcükler yapmaktır. Şöyle de söylenebilir; devrimi ve düşleri sözcüklere sığdırmak. Sözcükleri şımartmak ama daha da önemlisi devrimi şımartmak. Zamanı, mekanı, insanı, devrime dahil olan her şeyi gençleştirmek… Ajitatörler,  devrimin sokak, sokağın devrim çocuklarıdır. Evlerini terk ederek sokaklara ve devrime kayıtlanmış sözcükler yardımıyla verili gerçeği yeni bir biçime sokarlar. Gerçeğin aklını başından alırlar.

 

Bir ajitatör neler almalıdır yanına? Teori almalıdır… Kalemsor  olan teorisyenin tersine “kelamın marifetleri”ni sergileyen ajitatör kelamsör’dür. Ajitatör ile propagandist arasında geçimsizlik vardır. Propagandist bir soyutlama esnafıdır. İmla hatasını kaldıran propaganda düzyazı, düz koşu gibidir. Nedenler, sonuçlar, bilgi ile bilinç arasında karmaşık düzenek. Propaganda da uzun öyküleme vardır. Ajitasyon ise, sese, avaza, duyguların coşmasına dayalı bir şiir gibidir. Ajitasyon propaganda gibi uzun uzun kapıyı çalmaz, çatkapı gelir. Ajitatörler, manzum şiirler okuyan ozanlara, şamanlara benzetilebilir. Ajitatör ayağını, uyağını şiire/imgeye göre de uzatır, propagandist ise romana/öyküye kavrama göre uzatır. Peşlerinden gelen örgütçü ise parsayı toplar!

 

Bir ajitatör neler almalıdır yanına? Kitleleri almalıdır… Yenilgi dönemlerinde ajitasyonun temeli yoğunlaştırılmış söz geriye çekilir. Dil içe(riye) kıvrılır. Yüklü anı, üreten koşullar geride kalır. Devrimden-sosyalizmden, kitlelerden-kadrolardan, teoriden-pratikten zarar edildiği dönemde uzun bir dil uykusuna yatar ajitatör. Romantik bir palyaço gibi sözcüklerini tamir eder.Günün birinde kullanmak üzere bilinçaltında uykuya yatırır. Söz söyleyeceği, boy boylayacağı günleri bekler. Bilge Karasu’nun, “İnsan tek başına kaç kişi olabiliyorsa, o kadar oluyor” cümlesi “yüklü an”ın tarifidir. Ajitatör, tekilçoğul kişidir. Çok bilmiş sözcüklerin ışıltısı kendini ona emanet eden kitlelerin de ışıltısıdır. Ajitatör, insanı en son sınırına kadar çoğaltır. İnsan, ilk tahlilde kendini ona devreder. Bu, kitlenin ajitatöre, ajitatörün devrimin maddesine ve manasına kayıtlanmasıdır. Sözü Bülent’e getirirsek; hareket-bereket diyalektiğidir içinde bazen o kitleyi harekete geçirir, bazen de kitle onu.

 

Bir ajitatör neler almalıdır yanına? Kendini almalıdır…  İsmi Dev-Genç ile özdeşleşmiş Bülent Uluer’i tek sözcükle tanımlamak isteseydik “Ajitatör” derdik. Ajitatör olacak çocuk, edasından, dilinden, sözcüklerinden bellidir. Çocukluktan beri konuşmayı, münazarayı seven çocuk, büyüyünce devrimci ajitatör olur. Kafasında ne konuşacağını kurgular ve dilini ateşler. Bazen gece yarısından sabaha kadar, emperyalizm, faşizm, sosyalizm ve devrim üzerine sürekli konuşarak bir okulu bir gecede bir siyasetten diğerine yatay geçiş yaptırarak Dev-Genç’e kaydeder. Bazen de, kısa ama derin anlamlar yüklü tek bir cümleyle büyüler kitleleri.

Ant, bardağı taşıran sol damla’dır… Ant içirme biter, ajitatör, kitlelere şöyle seslenir; “Eylem bitti, devrimcilere yakışır biçimde slogan atmadan dağılabiliriz…” Sonrası devrimin ve devrimcilerin bileceği iştir. Sonrası, “Ajitasyonda peşrev olmaz ne çıkarsa Devrim!” halidir..  Eylem bitmiştir, ant içirilmiştir, kitleler dağılmıştır ama onun Dev-Genç ve Devrim makamındaki sesi hâlâ o meydanda ve kitlelerin kulaklarında çınlamaktadır. Onun sesi hâlâ amfilerde, meydanlarda, Dev-Gençlilerin kulaklarında çınlıyorsa umut var demektir.

 ---------------------------------------

Yurdundan Gitmekte Olana Şarkı

“Bir: Ebabülbüllerin sesi eksilmesin içinde/ İki: Yüreğinde ağır bulutlar barındırma/ Üç: Zeytinlerin hışırtısı azalmasın hiçbir biçimde/ Dört: Yurdunun kokularını gümrükte bırakma//Bir gün taze yaz kokularıyla dön yurduna.” (Fikret Demirağ/ Kıbrıs)

 

“Victor Hugo’nun söylediği gibi uzun süren bir uykusuzluk…”

Bülent Uluer, on beş yıl yaşadığı “politik mültecilik” yıllarını böyle tanımlıyor… Şaşırtıcı, ezber bozucu daha da önemlisi hep düşündürücü gelmiştir bana bu cümle.

 

12 Eylül 1980 ile birlikte bütün kuşlar, bütün düşler uçmuştur. Düşbazlar, içeride ve dışarıda, dışarının dışarısında zorunlu iskana tabi tutulmuştur. Dışarının da bir içerisi içerinin bir dışarısı olduğunu unutmadan söylemek gerekirse, bu yeni durumun bir şekilsizlik, bir dengesizlik yarattığı söylenebilir. (“-Sonbahar, belki de bir hüznün özgül ağırlığı”dır. [Edip Cansever]) Yıllarca hapishanede yatmış Şeyhmus Ay, bize armağan ettiği, “Çıkarın beni bu dışarıdan” cümlesi de bir uykusuzluk halinin mekanlarına da göndermedir. Ülke dışını, dışarının dışarısı olarak tanımlarsak, çıkarın beni bu dışarıdan cümlesi en çok mültecilik koşulları için yürürlüktedir sanki… Bildiklerimize, Bülent’in eklediği cümleyle, uykusuz çocuklara oralarda neler olduğunu yeniden düşünmek devrime dahil oluyor. Düşyalılık, dünyalılık üzerinden enternasyonalizmin teorisini yapan mültecinin uykusuzluk hali, “Denizin uzaklardan getirdiği/ Yabancı anlamsız bir şeyim” dizelerindeki haldir… Yılları, gitmelerin, yönlerin tarihini araştırmakla geçiren, kitapları oyalayan mültecinin düşünceleri de uykuludur…

 

“Uyku” sözcüğünü ele geçirmişken, 12 Eylül’den bir, iki, üç gün önceki hallerimizi düşünüyorum. Çok mu uykumuz vardı, devrimin uykusuzları mıydık… Dahası 12 Eylül sabahı nasıl uyandık veya uyandırıldık? İlk duygularımız, önlemlerimiz, telaşımız, korkularımız neydi? “Uykusuzluk” hali tasavvuf ehli Niyazi Mısri’nin, “Derman arardım derdime/ Derdim bana derman imiş/ Bûrhan arardım aslıma/ Aslım bana bûrhan imiş” mısralarıyla da ilişkilendirilebilir. Çünkü, mülteci derdine derman arayandır, aslına delil arayandır ama aslının ona delil olduğunu bilebilmesi, hayatın işaretlerini okumasıyla da ilgilidir. Mecazi ve gerçeklik olarak “uykusuzluk” derman ile delil arasında bir ara bölgedir… Araf halidir…  

 

Mülteci uykusuzluk makamını meşk eder. Hermes’in, İdris Nebi’nin Hülle (hâl elbisesi) biçerek dolaştığı gibi, mülteci de gerçekte bir “hâl elbisesi” olan uykusuzluk elbisesiyle dolaşır. Ne kadar uyursa uyusun içi bir türlü uyumaz. Ülkeden çağrılan sese, gidememenin uykusuzudur bu. Uyku dahil hep eksiktir, bir türlü tamamlayamaz kendini. Dilinin uykusuzluğu da bundandır. Ece Ayhan’ın; “Hafız! Sence çocuklar/ Çiçeklerin koynunda uyumalıdır değil mi?” dizeleriyle mültecilere yeni bir çare önerdiği bile söylenebilir. Madde ve mana yorgunu olan için, yeni bir hal ve gidiş önerisi olarak, çiçek koynu… Çiçek bilen hasret kuşanan mültecinin dilinden “Ne demiş uçurumda açan çiçek/ Yurdumsun ey uçurum” dizeleri düşmez. Uçurumda açan çiçek gibi uyumaz. Çünkü, o uykudayken daha başka bir ülkede uyanıp daha büyük bir boşluğa düşme ihtimali vardır. Sürekli uykusuzluk hali, Melih Cevdet Anday’ın “Uyurken yüreğimizi düzeltemeyiz” dizesiyle de ilişkilendirilebilir. (Muhabbetin ortasında bilinçaltımdan bilinç üstüne çıkan, 12 Eylül öncesinde mitinglerde attığımız “Uyuyanlar bizden değil!” sloganı tarihin ironisi değilse nedir?)

 

“Unutma” karşısında “unutmama” halidir mültecilik… Bellek her ne kadar unutmayı öğütleyip örgütlese de, hayatın unutmamayı çağırdığı an’lar ve süreçler vardır.  Horkheimer ile Adorno’nun yabancılaşmayı unutmaya indirgediğini, M. Cevdet Anday’ın, “Unutmak kuşlardır” dediğini biliyoruz. Evet, belleğe kayıtlı olanlar zaman olur kuşlar gibi hafızadan uçar gidebilirler. Ama tersinden, hatırlamak da kuşlardır; vakit erişince uçar kanat geriye dönerler belleğe… Kuşlardan söz etmişken, en kalabalıkken bile “Kuşyemi gibi yalnızdır” her mülteci…

 

Bülent’in bir cümlesinden, saptamasından el almışken ilerleyelim. “Uykusuzluk” meselesi M. Cevdet Anday’ın Rosenbergler için yazdığı “Anı” şiirindeki “Neredeyse gün doğacaktı/ Herkes gibi kalkacaktınız/ Belki daha uykunuz da vardı/ Geceniz geliyor aklıma” dizelerini anımsatıyor.

 

Sonuç olarak, “Uykusuzluk” mültecinin nasibidir… Bir zamanlar ülke kokan devrimcinin sırrı birazda uykusuzluktadır. İlk karşılaşmamda “Devrimci bir durum var mı?” diye takıldıktan sonra, uykularını soracağım Bülent’e… Uykuda havalar nasıl, diye imalı bir cümle kuracağım… Cevabının uykulu mu uykusuz mu olacağını şimdiden merak ediyorum…

 

-----------------------------------------------------------------------
                              AJİTASYON
 
"Ortalıkta bir metafor mu dolaşıyor acaba?/ Hayalet Paşa kaybolmuş/ Sözlerin hiyerarşisinde/ uygun adım hislerle// Eskiden her şey kolaydı,/ Oysa şimdi yağmur yağınca/ berraklaşıyor sloganlar./ Bir insanı kazı, altından/ ne çıkar? Yumruğun her türle sıkılışı,/ el sıkışma ve sıkılan birisi.// Oysa yumruk açılınca el olur./ Sen hangi çizgidensen,/ o çizgi elinde yazılıdır.// Alın, buz gibidir, ölüler soğur./ Buza yazı yazılmaz./ Ordan kan sızar ve kurur./ Karda yürürsen/ iz bırakırsın.// Kartoponun içinde/ taş vardır.// O taş alnı deler/ ve böylece insan göçer/ O taşın adı,/ göç taşı. Kar erir. Toprağa karışır." (Seyhan Erözçelik)
 

 

Tarih    :  16 MAYIS PAZAR (2010)

Saat     :  18.30

Mekan   :  Livane/ Osmanağa Mahallesi, Osmancık Sokak, No: 11, Kadıköy (0216 414 40 96, info@livanepub.com)

http://nehirmuhabbetler.blogcu.com/turkuler-ne-soyler/7300584

Yorum Yaz
Bu içeriği paylaşın!
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !