Embed

“Gâvur Mahallesi”nden “Zurna”ya edebiyat macerası

sezai sarıoğlu ile nehirmuhabbetler

 

Bir Konuk:  Mıgırdiç Margosyan

Bir Konu:    “Gâvur Mahallesi”nden “Zurna”ya

      edebiyat macerası ve hayat hikâyesi

 

 

 

 

“Zımanê zıkmaki” ve “gı pındrıvi’

 

“Kuşları okuyorum içimde ağacın kuşlarını/ Yeni pişmiş çilek reçeli gibi kaynayan/ Dalların üzerinde/ Gemilere dadanan kuşları okuyorum bir de/ Göklerde bir başına dolaşan/ Görkemle/ Büyük denizlerdeki yalnız kuşları/ Ve okuyorum yıllardır bütün yalnızlıkları/ Okuyorum da/ Kuş olsun insan olsun/ Yalnızlık sevmeyi bilmeyenlerin icadı…” (Edip Cansever)

 

Ben, anası Hıno’nun Ermenice, Kürtçe, Zazaca, Türkçe deyimlerle kedileri Mestan’la arkadaş olarak büyüttüğü bizim mahallenin “Gâvur” ağabeylerinden Mıgırdiç Margosya’nın yalancısıyım… Tarih boyunca dile ilişkin tüm hikâyeyi özetleyen bir deyimdir: “Zımanê zıkmaki…” Bu üstü başı, içi-dışı anlam yüklü “Ana karnındaki dil” cümlesinden söz edeyim size/bize… “Ana dil” olarak bildiğimiz anlam dünyasının ötesine geçen bu deyimi, dünyaya armağan eden bir kültürün kıymetinden sual olunabilir mi? “Ana karnındaki dil”den söz açılmışken, dilleri ve kavimleri zorla iskâna tabi tutanlar, dilleri yasaklayanlar geliyor aklıma… Üstü başı Dersim Seyit Rıza’nın idam edilirken tarihe şerh düştüğü “Evladı Kerbelayız, yazıktır, günahtır, cinayettir” cümlesiyle sesleniyorum onlara… Kalbin elinden tutan insanı insan olmaya çağıran çığlıktır bu tarihten coğrafyaya indirilmiş sözler… Tövbe bilene vahiy, teori bilene alıntıdır, dağ bilene aşkıya, türkü bilene ağıt, şiir bilene mısra-ı bercestedir. Tarihen Ayıptır… Siyaseten zulümdür…

 

Ben, henüz on dört yaşındayken sürgün kafilesinde kaybolan, sonra bir Kürt ağanın yanında çobanlık yapan, sünnet edildikten sonra ismi Ali olarak değiştirilen Sarkis’in nam-ı diğer Heradanlı Sıke’nin oğlu Mıgırdiç Margosyan’ın yalancıyım… Yarısı Ermenice yarısı Kürtçe bir deyim öğrendim geçenlerde rastlantı sonucunda. “Berdan berdan eğenk lao…” Kaç gündür, “Parça parça olduk oğlum…”, “Paramparça olduk lao” anlamına gelen cümlenin tarihsel ve güncel anlamının derdindeyim… Günahtır… Yazıktır… Ayıptır…

 

Ben, seçmen kütüklerinde Miğirdiç, Mıhırdıç, Mugurduç, Mıcırdık, Mugıroviç, Mırmırviç, Mıcırdiş ve son olarak ise Memetdinç olarak yazılan Mıgırdiç Margosyan’ın yalancıyım… Ece Ayhan’ın, “Enel Hak” şiirinde “Bir yanlışlık da çakılabilir kütüklere, küçük ve yanar.” dizesindeki gibi, bile isteye, dikey bir yanlışlık çakılır seçmen kütüklerine. Kimi zaman nüfus kütüklerine… Resmi tarihin bu coğrafyayı, kavimleri, dilleri bugüne taşıyan tarihsel hesap hatalarını, Kürtlerin “Êzinge min! “Êzinge min!” yani “Benim odunum! Benim odunum” deyimiyle de okumak mümkün. Dağı-taşı mühür kılmak geleneğinden söz ediyorum. “Hiç zulümsüz gün görmedik” diye kendi deneyimlerini yazıklanan çocuklar neyin habercisidir? Dağa taşa, benim odunum, benim kuşum, benim dağlarım, benim nehirlerim Türk’tür diye mühür basan, her şeyin zorla Türk olacağını zanneden kötülük toplumu ve kötülük dayanışmacıları hangi aklın, hangi tarihin kusuru. Tarih hocaları tartışıp dursun, tarih de onlara kıs kış gülsün… Değil mi ki, tarih öyle işlemiyor… Dahası dillere tuğra vurarak işliyor görünse de, her gün devleti on altı kere sayıklayan resmi sarışın tarihçilerin karşısına çıkıyor günü gelince… Tarih demişken, marş mehteran Dersim’in kapısı çalınır. Haki kasnaklı davullar dövülür. Nice katliam için peşrevdir daha. Ayıptır… Zulümdür… Kötülüktür…

 

Ben Diyarbekir’i bizlerle yeniden tanıştıran Hançepekli nam-ı diğer Gavur Mahallesinden Mıgırdiç Margosyan’ın yalancıyım… Türkçede “Bu dünyada ne kaldı, nedir bize dar gelen? Hani insanlık?” anlamına gelen Kürtçe “Çi malı vê dınyayê çı j ime re teng e? Ka însanetî?” deyimi üzerine düşünüyorum, ondan el alarak. Kırmızı kırmızı düşünüyorum… Orta derecede Türkçemle muhalif muhtelif düşünüyorum. Sadece resmi tarihi çoğaltıcılarını değil… “Sol” hesap hatasıyla ezilenlerin varlıklarını, acılarını, dillerini anlamayanların giderek devlete ne çok benzediklerini, günden güne kötülüklerin şeklini aldıklarını da düşünüyorum… Öyledir, belki de öyledir; devlet haber göndermiştir, dilinizin ucunu, kalbinizin fitilini Türkçeye göre ayarlamak mecburi ve meccanidir. Hal böyle olunca, kılıç yerine çekmiştir dilini nice şairler, yazarlar, sanatçılar... Türkçe sefere çıkıyordur yazarların dilleri. Ayakları ve uyaklarıyla… Nereye gittikleri bellidir; “Uzayan dil kesilir!” buyruğuyla Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, eski bir iktidar yolu yürünmektedir. Türkçenin yanında diğer dillere yer açmayı aklına bile getiremeyen edebiyatçılar, şairler kesilen dilleri kurutuyorlardır, şiirlerine asmak için. Hani anlamı şiirden kovmayan insanlık, hani devlete kenar süsü olmamaya yeminli şairlik… Hani dilin saatinin kaç kala ve kaç geçe olduğunu meşk eden şiir… Hani, saltanattan azade şair, nereye gitti şiir atını yeniçeri gibi eyerlemeyen şair… İçime çöküp, kendimce eski ve yeni aklımca söyleniyorum işte. Yanı başındaki halka, halklara bir dillik yer açmayanlar, kendi dilini ezel ve ebet kılıp diğer dillerin kalbini kıranlar huzur peşrevi yapıyorlar divan yolunda. Şair deyince, şiir deyince, “özi özlerine” başka şairler de, yazarlar da, sanatçılar da var elbette. Dillerin ve anlamların doğum günlerini bilen, tarihin hissesiz harikalar eşiğinde dil alıp dil veren, dili dil ile zarf etmenin keyfinde ve keşfinde olanlar kavmi şairler de var. Dilim sende, dilin bende demenin hızını ve hazzını tadanlar… Dil deyince, diller deyince, başka dilleri de dilinin ucuna konduran, “Yedi yaşındaki çocukları dillerinden öldürenler kim?” diye tarihi soyutlayarak soyutlayanlar. Bunları der demez, “Sen yenisin galiba, dağları sürç-i lisan sanıyorsun/ Sen yenisin galiba insanı sürç-i dil sanıyorsun” dizesini dilimin ucuna kondurup, dilini devletten, resmi tarihten koparıp ezilenlerin dilinin yanına koyanların dil evine koşuyorum. Çocukları sürç-i insan sayarak, bir tabudan bir tabuya, bir kötülükten bir kötülüğe geçerek nasıl özgürleşip insan olabilir insan, diyorum… Çocuk demişken, diline ve damağına mühür vurulmuş öldürüldüğü halde kendini uykuda ve rüyada zanneden çocuklar geliyor aklıma. Yazıktır… Günahtır. Ayıptır…

 

Ben, Hamravat suyundan tas tas su içen “uzun yaşamalı su” Mıgırdiç Margosyan’ın yalancısıyım. Su’yun inadını hatırlamışken, suyun aklına tarihi getirmişken, Kürtçe “Gotiye ğhaç, nabe paç” deyimiyle de okuyorum, yeniden anlamlandırıyorum tarihin ve coğrafyanın delillerini… Bu bir dilden emanet deyim kişilerin, kavimlerin bir kere “haç/put” demişlerse, “çaput” demeyeceklerini söylermiş ya bizlere… Bir anlama daha heveskâr olmuşken, gündelik yaşamdan devşirilen bu mecazı somut gerçeğe tercüme ediyorum: Tarih boyunca baskı ve zulüm altında kalan halklar gün gelip korkuyu yenmişlerse, korku korkusuzluğa dönüşmüşse, günün en erken ve en ilerlemiş saatlerinde eşik geçilmiştir artık... Tanzimat, Birinci ve İkinci Meşrutiyet, Cumhuriyet demişken; ey insanlara sevmeme, tanımama, anlamama gücü veren kötülük… Ey, kavimlerin ve dillerin kapılarını, taşların anlamlarını söküp, öldürüp kendi şehirlerini, surlarını inşa eden kötülük… Yazıktır. Ayıptır… Günahtır… Cinayettir…

 

Ben, Ermenice, Kürtçe, Zazaca ve Kürtçe ve Türkçe dualarla ebe Kure Mama’nın doğurttuğu Mıgırdiç Margosyan’ın yalancısıyım. Değil mi ki diller, kavramlarla, imgelerle anlamlar dünyasının kapısını çalar. Bilinçaltının ve bilinçüstünün tahtında oturan dillerden söz açılmışken, dil bir eşiktir, başka bir yerdir, kendisidir ama gönüllü melezliği özler, öteki anlamı kardeş bilir. Dil demişken diller demişken, devletleri hiç anlamamıştır diller. Bu yüzden her dil, harflerine ve kelimelerine devletlerden uzun sürmeyi, yaşamayı öğretmiştir daha tarihin başında… Yılın son günlerinde haram okumalar yaptıkça, kendi halkının acısını ve dilini “temsilen” adı derin öldürmeyle anılan Mezopotamya gibi çalışkan Musa Anter geliyor aklıma… Tarihin ve coğrafyanın saatini büyük insanlığa kurdukça, kedileri de Türkiye’yi de cetvelle çizen, tarih ve insanlık yerine kafatası besleyenlerin öldürttüğü, insanı iyilik olarak düşünen Hrant Dink geliyor aklıma… Onların bizlere bıraktıkları tarihsel, siyasi, insani delilleri okuyorum yeni yılın son günlerinde bir kez daha… Okumak demişken; yazmak demişken, okumak-yazmak demişken, anadilini öğrenmek için İstanbul’a geldikten iki yıl sonra Diyarbakır’a dönen Mıgırdiç Margosyan’ın bir anısını dert olarak fırlatmak isterim dünyanın orta yerine:

“… ne kadar Ermenice öğrendiğimi öğrenmek isteyen, bunu merak eden babamın şu sözlerini unutmam mümkün mü? ‘Hadi Margos, al elen kâğıtla kalemi bizim İstanbul’da Ermenice ğazatalarına bi tene ‘gı pındrıvi’ mektubu yaz!’ Babamın buyruğu üzre elime kâğıt ve kalem alarak onun ‘gı pındrıvi’ yani ‘aranıyor!’ dediklerini yazmaya başlamıştım: ‘Aslen Diyarbekir’in Piran kazasına bağlı Heredan köyünden dört yaşında ‘kefle’ye çığan Sarkis Margos, Seferberlik’te kaybolan akrubalarından ……….’yı aramağtadır. Her kim ki onların yerini bılise ‘haylığ’ içün aşağıdaki adrese yollamalarını…”

Okumak demişken… Yıllar önce yazılan “gı pındrıvi’ mektubunu okuyorum, okuyorum da… Yazıktır… Günahtır… Ayıptır…

 

Eski yılda da yeni yılda da, “yalnızlık sevmeyi bilmeyenlerin icadıdır” diyorum…

Ve başka dilleri, kavimleri sevmeyenler için üç vakte kalmadan tarihe dilnot düşüyorum…

Yazıktır… Zülümdür. Günahtır… Ayıptır.

 

Sezai Sarıoğlu

 

 

 

 

 

“Diyarbakır’da evimizin küçük avlusunda oynarken, nereden nereye bilemiyorum, anamın sık sık tekrarladığı yarısı Ermenice, diğer yarısı da Kürtçe olan bir cümleyi anımsadım: ‘Berdan berdan eğenk lao…’ Anamın o günlerde söylediği, ‘parça parça olduk oğlum’ veya ‘paramparça olduk lao’ cümlesindeki gibi doğrusu o günlerde pek de anlamış değildim. Sonra, çok sonraları anacak bu kısacak, bu iki kelimelik cümlenin ne denli hüzünlü bir yaşamın ifadesi, belki de sayfalarla anlatılması gereken bir ‘acı geçmişin’ özeti olduğunu anladım. Birinci Cihan Harbi’nin o ‘körolası seferberlik’ günlerinin ardından derelerin altından çoook sular akıp gitti. Ne idüğü belli olmayan, hangi kara kalemin yazdığı da henüz bir türlü anlaşılamayan o kapkara alınyazısı sonucunda, evlerinden, köylerinden sürgüne gönderilerek, ilelebet bir daha dönmemek üzere kaybolanların ardından, geride kalanların, birbirlerini iki satır yazıyla şuraya buraya mektup döşenerek bulabilmek için çırpınışlarını da anımsıyorum. Diyarbakır’dan İstanbul’a okumak, kendi anadilimizi öğrenmek için geldikten iki sene sonra, yaz tatilinde Diyarbakır’a döndüğümde, ne kadar Ermenice öğrendiğimi öğrenmek isteyen, bunu merak eden babamın şu sözlerini unutmam mümkün mü? ‘Hadi Margos, al elen kâğıtla kalemi bizim İstanbul’da Ermenice ğazatalarına bi tene ‘gı pındrıvi’ mektubu yaz!’ Babamın buyruğu üzre elime kâğıt ve kalem alarak onun ‘gı pındrıvi’ yani ‘aranıyor!’ dediklerini yazmaya başlamıştım: ‘Aslen Diyarbekir’in Piran kazasına bağlı Heredan köyünden dört yaşında ‘kefle’ye çığan Sarkis Margos, Seferberlik’te kaybolan akrubalarından ……….’yı aramağtadır. Her kim ki onların yerini bılise ‘haylığ’ içün aşağıdaki adrese yollamalarını…”

(Mıgırdiç Margosyan, “Söyle Margos Nerelisen?”)

 

“Babam… Uzun kış gecelerinde evimize gelen kendi köylüleri Piranlı, Heredanlı hemşerileriyle anamın sonbaharda, bağbozumunda evde yaptığı şaraptan beraberce tas tas içerken ‘Kafle’ dedikleri Tehcir’de analarını, babalarını, kardeşlerini, akrabalarını çocuk yaşta nasıl kaybettiklerini, o hengâmede kendilerine birilerinin nasıl ‘Sehab’ çıktığını, Kürt ve Zaza ağalarının yanında uşak, hizmetçi, çoban olarak nasıl çalıştıklarını, kaybettikleri kimi yakınlarını yıllar sonra tesadüfen nasıl bulduklarını, büyük bir çoğunluğunun da meçhule gittiklerini anlatıp birbirlerini can kulağıyla dinlemeleri…

‘Sen Kafle’ye çığhtığında kalaba beş yaşında vardın, diyeyim…’

 

‘He he, vardım; çünki eyi ğhatırliyam, Diran, en küçg kardaşım anamın kucağında meme emidi, obır kardaşım Bedrus Anama ‘Mama, dzaraw im’ (Anne, susadım) diyidım su istidım, o da bahan ‘Tukıt gılle’ (Tükürüğünü yut) diyidi, ben de anamın sözıni dinlidım, tükürıgımi yutidım ki ussızlığım geçsın…’

 

Babam ve diğerleri birbirlerine o yıllarda ‘kafle’ yollarında ölümle yaşam arasında gidip gelişlerini anlatırken onların nemli gözlerine biz çocuklar da gözyaşlarımızda eşlik edince, bari çocuklarımızın yanında bu ‘uğırsız mesele’yi bir daha açmamaya karar verip konuyu değiştirdikleri halde, iki gün sonra bu kez bir başka evde ‘mısafırlığa’ gittiklerinde aynı şeyleri sil baştan neden anlatırlardı?

‘Bızım neslımız çocığlığımızi yaşamadığh, per perişan oldığh…’”

              (Mıgırdiç Margosyan, Tespih Taneleri)

 

 

Muhabbete Karışık 

Nar Sesleri: Nevzat Karakış (Vokal), Mehmet Tekirdağ (Bendir, Vokal), Emre Altuğ Karakaya, (Perdesiz gitar, Kopuz)

 

                                  Şiir

Emin Şir (Ahmed Arif)

 

 

 

Tarih    :  10 OCAK 2010 PAZAR 

Mekan  :  Livane/ Osmanağa Mahallesi, Osmancık Sokak, No: 11, Kadıköy (0216 414 40 96)

 

 

 

 

MIGIRDİÇ MARGOSYAN, NEHİR MUHABBETLERDE NEHİR GİBİ AKTI 

Harika bir geceydi… Livane Kafe kalabalık, güzel, duygulu, derin, hüzünlü ve müzikli gecelerinden birini daha yaşadı. Gecenin konuğu yazar Mıgırdiç Margosyan’dı. Müzikler ise Nar Sesleri grubunca seslendirildi. 

Gecenin düzenleyicisi olan Sezai Sarıoğlu sözlerine “Ellerimdi ellerinden tutan…” dizeleriyle başladı. “Kadıköy (Kalkhedon) tarihte ‘körler ülkesi’ olarak adlandırılıyordu ama biz onu ‘görler ülkesi’ yaptık.” 

“Bu ülkede yaşıyorsan, tarih, ideoloji, siyaset bileceksin ama bilmezden geleceksin. Bu yaklaşımı hayatımızın içine yerleştirmeliyiz.” 

Ardından Edip Cansever’in “Ben Ruhi Bey nasılım?” şiirinden dizeler söyleyen Sezai Sarıoğlu, “Çiçekleri biçimli tutmalı… Biz, insanlar arasında ve doğayla aramızda biçimli ilişki için varız.” dedi. 

Nar Sesleri’nin güzel müziği sonrasında Sezai Sarıoğlu Edip Cansever’in “Ne gelir elimizden insan olmaktan başka…” dizelerini dillendirdi ve sorular sordu: “Mıgırdiç Margosyan külliyatı bize ne söyler? Mıgırdiç Margosyan’da dil denilen hakikat önem taşır. Zaten insanlığın tüm hikayesi belki de diller arası bir öyküdür özetle.” 

Şu günlerde 20. ölüm yılını andığımız Cemal Süreya’ya da “dil travması” vesilesiyle değinen Sezai Sarıoğlu onu “Sürgün Kürt” diye niteledi. “Şairi birileriyle birlikte vagonlara doldurmuşlardı, iki tüfekli erin nezaretinde ve geldikleri yerde tarih öncesi köpekler havlıyordu. İşte Cemal Süreya’nın şiiri de bunların içinden damıtılmıştır.” 

“O zaman dilden gidelim” 

Bu girişten sonra “dilden gidelim” diyerek sözü Margosyan Usta’ya devretti Sezai. Mıgırdiç Margosyan merhaba dedi sonra da sıcaktan bunalmış halde kazağını çıkardı. 

“Kazağı İtalya’daki kızım yolladı. Böylesi nezih gecelerde giymem içinmiş, giydim, artık çıkarabilirim.” 

“Kitaplarımı okuyanlar bilirler, benim Diyarbakır’dan İstanbul’a gelişim kendi ana dilim olan Ermenice’yi öğrenmek içindir. Ben Diyarbakır’da ‘Gavur Mahallesi’nde yaşardım. Sezai beni Nehir Muhabbeti’ne çağırdı. Ben ‘nehir’ deyince ‘Dicle’yi anlarım. Çocukluğum bu nehirde çimmek ve çimdiğimizi aileden saklamakla geçti. Ama ailem ne yapar eder anlardı. Meğerse çoğunluk işliğimizi ters giyermişiz, bir de çimdikten sonra vücudumuzun tüyleri hep bir yöne olurmuş, bunu biz fark etmezdik ama annemiz hep anlardı. Sonradan buna da bir çare bulduk tabii. “ 

“Okulda, yeni bir öğretmen gelince, adettendir herkese isimlerini sorar, tanımaya çalışır. Benim ise en sıkıntılı anlarımdandı o anlar. Hah işte, yine başladık, derdim. O ‘saçma’ isimlerimizin sıkıntısı basardı.
- İsmin ne?
- Ali
- Soyadın ne?
- Falan
- İsmin ne?
- Mıgırdiç
- Ne?
- Mıgırdiç
- Bir daha söyle… 

Ne yapalım, adamın da özel bir amacı yok sorarken, alışmış Ali, Veli’ye, böyle isim duymamış. Hele bir de sıra soyadıma gelsin bak sen…” 

Ben de savunma mekanizması oluşturup yabancı icatçıların ismine bakardım, hep değişik isimler, aralarında hiç Ahmet, Mehmet yok. O zaman derdim ki, demek ki ben de bir icatçı olacağım!” 

“Gelin bakın, İstanbul’dan Kürtler gelmiş”
“Anamın adı Aznif idi ( Hanım anlamına gelir) ama babam ona Hino derdi. Babam, Ali adıyla dişçilik ederdi, asıl adı Sarkis idi ama anam ona Siko derdi.”
Tam icat yapacakken, 15 yaşlarında Margosyan’a İstanbul yolu gözükür. Babası bir gün seslenir, Hino! Çağır oğlanı… Gelince de babası der ki: “Oğlum seni İstanbul’a göndereceğim. Orada yeni bir Ermeni okulu açılmış, gidip orada Ermenice öğreneceksin.” 

“O zamanlar Diyarbakır’da biz evlerde birkaç dilli yetişirdik. Yalnız biz mi? Kedilerimiz, köpeklerimiz bile… Mestan diye bir kedimiz vardı. Bizim diyorsam da aslında mahallenindi ama bize dadanmıştı. O bile birkaç dilden anlardı. Tabii mecburiyetten… Avluda et dövülür diyelim, Mestan pusuya yatardı. Annem işin farkında, Mestan’ı uyarırdı. ‘Dizi ne ke!’ Yani ‘Hırsızlık yapma.’ Ardından Ermenicesini, Zazacasını seslenirdi. Mestan aldırmazdı ama en etkili dil oklava diliydi.
İşte böyle dört dil konuşulan evden, kendi ana dilimi öğrenmek için yola çıktım, İstanbul’a geldim. O zaman Şişli’de Karagözyan Yetimhanesi vardı, önce orada kalmıştım. Beni gören İstanbullu Ermeni çocukları, konuşmalarımı duyunca gülüştüler ve etrafı çağırdılar: ‘Gelin, bakın, Diyarbakır’dan Kürtler gelmiş!’
Bebekler ingaa derken, Ermenice, düştüm! demek istiyor 

Sezai aldı sözü dedi ki: “Ben dil ile ilgili bir makale yazmıştım, ana dilinin öneminden söz eden. Ama öğrendim ki Zimane Zilmaki varmış ve bu ana karnındaki dil demekmiş. İşler böyleyken, ana dili bu denli önemliyken ne acıdır ki birilerinin dilleri hala “Ermeni dölü” demeye varabiliyor. 

Mıgırdıç Margosyan aldı: “Birileri kafayı döle takmış olabilir ama ben başkalarının döllerine ne kadar saygılıysam, isterim ki birileri de benim dölüme saygı duysun.” 

“Bir zamanların içişleri bakanı, Meral Akşener’in bu sözleri canımı acıtmıştı. Radikal’de yazdım o zaman ama mutlu olmadım yine de. Çok da sevmiyorum bu konuyu… Tefrika gibi gelir zaman zaman. Oysa na to kafa, na to marmari!” 

“Bana kalırsa dünyadaki herkes Ermenidir! Ben de bu ironik cevapla çıktım ortaya, orada burada anlatıyorum. Niye diye soranlara şunu diyeyim, bebekler doğduğunda neredeyse dünyanın her yerinde yaklaşık şöyle bağırırlar, ıngaa! Bu söz, Ermenice, düştüm! demektir. Eh, her doğan çocuk, ingaa, düştüm! diye bağırıyorsa, demek herkes Ermeni dölüdür! İddiam budur, bu kafadakilere böyle cevap iyidir. Takdis ettim, geçtim!” 

Kahkahalar arasında Nar Sesleri grubu müzikle sırayı aldı. Grupta türküleri söyleyen Adilcevazlı Nevzat Karakış, türkülerden ve onların asimilasyonun aracı olarak nasıl kullanıldığından söz etti. Kendisi de Ermeni kökenli olan Bedri Ayseli’nin de bir dönem bu asimilasyondan nasibini aldığına değinip, onun da söylediği bir türküyü, eksik bırakılmış, atlanmış, değiştirilmiş sözleriyle birlikte ele almış Nar Sesleri. 

Ne durmuşsan dağ başında ay kimin?
Yanakların alma kimin nar kimin
Gel sarışağ ikimiz bir can kimin
Yeni de duydum Ermenisen Ermeni
Bu göynümün dermanısan dermanı

Ermeniyiz meskenimiz toydadır
Rakı şarap Ermeniye faydadır
Varın bakın nazlı yarim nerdedir?
Yeni duydum Ermenisen Ermeni
Bu göynümün dermanısan dermanı

Elele ver gidah Prothana'ya
Gurban olam gız seni doğuran anaya
Seni doğurdi, beni de saldı mevlaya
Yeni de duydum Ermenisen Ermeni
Bu göynümün dermanısan dermanı

“İyilik Dili” Margosyan 

Aldı Sezai: “Mıgırdiç Margosyan’ı bir tek cümleyle anlatma cezasına çarptırılsaydım, ‘O iyilik dilidir’ derdim.” 

Aldı Margosyan: “Anılar, tarih, tehcir, kefle, kafile… Ne derseniz deyin adına ama bazı kavramların ardında büyük trajediler gizlidir. Ancak sevgi dili, en karşıdan konuşanı bile etkiler. Burada Hrant Dink’i anmalıyız. O da sevgi ve iyilik diliyle konuşandı.” 

Aldı Sezai: “Sait Faik hikayelerinin bir tadı vardır, bir anlamda ‘kavun acısı’ gibidir. Mıgırdiç Margosyan’ın da dilinde bu kavun acısından var. Yoksa onunkine ‘karpuz tadı’ mı desek? 

Aldı Margosyan: “Diyarbakırlı olup da karpuz bilmemek olmaz. Biz babamızı öyle anımsardık. Akşama kadar dişçi olarak çalışır, akşam kapıda şakşako’yu (bir tür özel kapı tokmağı) çalınca karşımızda bulurduk onu, elinde kocaman bir karpuzla. Biliyorsunuz şimdilerde karpuzu oyup içine bir çocuk koyup resmini çekmek de pek moda. 

Aldı Sezai: “Mıgırdiç Margosyan’ın edebiyatı bir karakterler edebiyatıdır.” 

Aldı Margosyan: “Ben çoğunluk kendi gözlemlerime dayandım hep. Örneğin ‘iki dinden avare’ denirdi kimilerine, delilere denirdi. Bizim Gavur Mahallesine gelmek için Moşe Mahallesinden geçirildi, yani Yahudi mahallesinden. Kavgalarımız genellikle azınlıklar içinde olurdu. Biz de çocuklar olarak Musevilerle döğüşürdük. Annem bağırırdı, 'gine mi Moşelerle dögüştin?’ Onlar gidince çocukça döğüşlerimiz Müslüman çocuklarla olmaya başladı." 

“1948’de İsrail kurulunca, birden bizim Moşe mahallesi boşaldı. Şimdi oranın adı Kore Mahallesi olmuş, nasıl bir ilişki kurdularsa… Moşeler giderken mallarını satıp savdılar, aklımdadır, babam da onlardan bir taht almıştı. Herkes aniden ortadan çekildi, onlardan geriye bir tek ‘iki dinden avare’ Deli Ferho kalmıştı. Hiç Musevisi kalmayan mahallede falcılığa başladı. İlginç bir fal yöntemi vardı. O sırada neye ihtiyacı varsa falına o adı verirdi. ‘Gel senin süpürge falına bakayım’, ‘Gel senin tarak falına bakayım’ der ve işin sonunda süpürgeyi, tarağı alıp giderdi. Sonradan ismini Selma Hanım yaptılar.” 

Aldı Nar Sesleri: “Ben hakime danıştım liliyar / Sen benim olacaksın lili de liliyar” Ardından Seyhan’ın güzel sesinden Çingeneler Zamanı’na uzandık (Edrellezi) çünkü Çingeneler Zamanı’ndaydık! Sezai Sarıoğlu Selendi’de yaşananlara değindi, ‘Çingeneler, yani zamansızlar, hiçbir yerden gelip, hiçbir yere giderler, hiçbir yerde otururlar… Akıntıya yürek çekerler’ diyerek bir anlamda “Hepimiz Çingeneyiz!” demiş oldu. 

Ah keşke! ile de keşkek olmuyor ne yazık ki 

Aldı Margosyan: “Bizim bir Kure Mama’mız vardı. Ebeydi, kendi doğumlarından öğrenmiş ebe olmuştu. İhtiyacı olan evlerin yanıbaşında olurdu, hatta ‘Kör ocah’ denilen çocuksuz ya da az çocuklu evlerin kapısını çalıp niye yeterince çalışmadıklarını sorardı. Kimi zamanda da bir evin kapısından teklifsiz içeri girerdi. O sırada evde kim elinde ne varsa bırakırdı tabii. Yemek mi yanmış, çamaşır mı kalmış hak getire… Akşam evde önüne konan yemeği beğenmeyen babaya verilecek cevap da hazırdı zaten: ‘Valla bugün Kure Mama gelmişti, ne edek!’ Bu Kure Mama elbette benim de ebemdi. Doğurttuğu her çocuğun kafasını yoklayıp onun geleceğine dair bir iki laf ederdi. Benim için de kafama bakıp konuşmuş: ‘Bu ilerde ahmakın biri olacak!” Biz de böyle olduk işte… ” 

Jamanak gazetesinin 100. Yılı dolayısıyla bir toplantıya katıldım geçende, orada da anlatmıştım. 1910 yılında İstanbul’da 27 dilde dergi ve gazete çıkıyormuş. O sırada New York’da ise sadece 10 dilde. Bir de şimdi bakın bakalım İstanbul’da kaç dilde yayın çıkabiliyor. Eskilerin çoğu kapandı. Diğerleri zor ayakta duruyor. Apoyevmatini’ye bakın, 2500 kişi kalmış Rumlar için çıkıyor. Kaç basıyorlar acaba?” 

“New York’a bir konferansa davet edildim, gittim. O vesileyle bir vaftiz törenine katılmıştım. Üç dört kuşak Ermeni toplanmıştı bir gökdelenin salonunda. Kimse kimseyi anlamıyor, birisi İngilizce bilmiyor, öbürü İngilizceden başka dil… Herkesin ağzında Ermenicelerin yanında bir sürü Türkçe sözcük… Bir karmaşadır gidiyor. Şöyle baktım salona bir iki laf ettim sonra ağladım. Bir zincirin halkaları öyle bir kopmuş ki, birleştirmek çok zor. İş edebiyatçılara düşüyor ama ölüm tarihleri 1915 olan çok sayıda yazar var. Halkalar kopmuş, dağılmış… Ah keşke… Ama biliyorum ki ‘Ah Keşke!’ ile de keşkek olmuyor!” 

Nar Sesleri, muhabbeti balla böldü, Ahmet Arif’in bir şiiri gözlerin yaşını silme fırsatı verdi herkese. 

“Yokluğun cehennemin öbür adıdır / kapama gözlerini” 

Bu New York maceramı Yeni Yüzyıl gazetesinde yazmıştım. Nereden nereye… Diyarbakırlı bir arkadaşım Aydın Kılıççı bu yazıyı Moskova’da okumuş, duygulanmış.” 

Hemşinli bir izleyicinin sorusu ve katkısı üzerine Margosyan dedi ki: “Bir gün biri geldi bana, Hemşinliyim, dedi. Konuştuğum dil acaba Ermenice mi? diye sordu. Konuşturdum onu, günlük konularda. Baktım ki ufak tefek değişimler dışında olduğu gibi Ermenice…” 

“Ermeniler geçmişte bulundukları her yerde bir kilise, bir okul ve bir gazete işini birlikte yürütmüştür. 1915 tehciri bu halkayı da epeyi zedelemiştir… Kendi kimliklerimizle övünmek ya da dövünmek meselesi olmadan yaşayalım. En güzeli bu.” 

Bir soru üzerine Sami Hazinses’e değinen Margosyan şöyle dedi: “Bir gün İstanbul’da Ermeni kilisesinden aradılar, Sami Hazinses ölmüş. Ancak hangi adetle gömülecek, çünkü, anlaşılmış ki o Ermeni kökenlidir ve benden doğrulamam istendi. Ben de doğruladım, asıl adı şudur (Samuel Uluç), durumu budur, dedim. İnsanların kendi isimleriyle, kimlikleriyle var olamaması acıdır. 

Tepebaşı'nda bir opera binası vardı eskiden. Orada yapılacak bir gösteri için elimde bir afiş-bilet vardı, keşke saklasaydım. Üstünde dansçıların isimleri yazıyordu. 25 kişilik bir liste. En öndeki dansçıların adları ilginçti. İsimlerinin baş harfi, nokta ve sonra soyadı. Diğerleri ise normal Ahmet, Mehmet ve soyadları. Baştakilerin açık ismi yazılmamıştı çünkü Agop filan yazmalıydı o zaman, soyadlarının da zaten Ermeni takıları eksikti. Keşke bu broşürü bir yerlerden bulabilseydim. O zaman derdimi daha iyi anlatırdım. Bu bir yara olarak içimde kaldı o zamanlardan.” 

“Diyarbakır türkülerinin ünlü ismi Celal Güzelses’i düşünelim; kendini Amerikalı, Ermeni ama her şeyden önce bir Bitlisli sayan yazar William Saroyan’ı düşünelim…” İnşallah bir gün Türkiye’de Türkçe uzmanı A. Dilaçar’ın (Agop Dilaçar) adını korkmadan açıkça yazarlar da biz de görürüz. 

Hüzün zamanı yerine bize Kef Time lazım 

İtalya’da kızımın yanındaydım. Çok güzel yerleri var tabii oranın, deniz kenarında harika yerler. Ancak ben 2 sokak keşfetmiştim, ellerinizi açınca iki tarafa değebileceğiniz kadar dar sokaklar. Burasına bayılmıştım. Her fırsatta oraya kaçıyordum. Bana kendi memleketimi, çocuklumun geçtiği sokakları anımsatıyor, burnumun direğini sızlatıyordu. Ben bir şey almak için çıkıp biraz gecikince, uzun yolu seçip yine o sokaklardan geçip geldiğimi anlıyordu herkes.” 

En neşeli zamanlarda bile bizim topraklarda üzerimize çöken hüznün kaynağı belki de buralardadır. 

Bir soru üzerine Sezai Sarıoğlu Fazıl Say ile arasındaki “mesele”ye değindi. Nazım Oratoryosu’ndan, en can alıcı dizelerinin yok sayılmasını, bunu Fazıl Say’ın ve Genco Erkal’ın onaylamasını doğru bulmadığını belirtti. Çıkarılan bölümler de gerçekten anlamlıymış  ha… 

bakkal Karabetin ışıkları yanmış
affetmedi bu Ermeni vatandaş
Kürt dağlarında babasının kesilmesini
fakat seviyor seni çünkü sen de affetmedin
bu karayı sürenleri Türk halkının alnına

“İstanbul’da dil öğrenip bir ara Diyarbakır’a gidince babasının ve çevresinin kendisinden istediği ARANIYOR ilanlarını hüzünle anlatan Margosyan, 1915 zincirin kayıp halkalarını birilerinin hala aradığına değindi. 

Arada kafatasçılık, ırkçılık üzerine sorulan bir soruyu yanıtlarken de Margosyan şöyle dedi: “Yağmur Atsız ile YeniYüzyıl’da gazete arkadaşlığı yaptık. Bir yerlere okumuş ve çok üzülmüştüm, Nihal Atsız’ın oğluna bıraktığı vasiyete… Hani şuna güvenme, buna güvenme, Ermeni’ye, Rum’a güvenme, neredeyse dünyadaki kimseye güvenme, bir tek Türk olmaya bak! gibisinden… Ben hep çok üzülmüşümdür bu vasiyete. Bu Yağmur şimdi ne etsin diye düşünürdüm. Allah hiçbir çocuğa babasından böyle bir vasiyet nasip etmesin.” 

NAR SESLERİ grubu yine bir türküyle tamamladı geceyi. Bir kıtası yok edilmiş, değiştirilmiş türküyü düzelterek söylediler. 

Kurban olam şu Harput’un taşına 
Küçük yaşta bir yar sevdim Ermeni 
Ermeni’nin kaşı gözü karalı
Saçaklı avluda öten yarasa 
Benim sevdiğimin adı Maritza 
Yetiş imdadıma Hz. İsa 
Küçük yaştan bir yar sevdim Ermeni 
Ermeni’nin kaşı gözü karalı 

Güzel gece M. Margosyan’ın, kitaplarını imzalamasıyla sona erdi. Emek verilmiş geceydi, herkes hem hüzünlü hem mutlu ayrıldı. 

10 Ocak 2010 İstanbul 

İlhami Mısırlıoğlu 

 

 


 

 

Yorum Yaz
Bu içeriği paylaşın!
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !