Embed

“Gizli Çekmece”deki şairler, yazarlar, anılar…

sezai sarıoğlu ile nehirmuhabbetler

Bir Konuk:  Gazeteci-yazar, şair Ahmet Oktay

Bir Konu:    “Gizli Çekmece”deki şairler, yazarlar,   anılar… 

 

“- Ödenecekler ödendi yaşama/ demişti Hayalet/ kanayan bir yaraya dönüştürdüğü gözlerini/ Yumarak Panayot’un tezgahında./ ‘Bu alım satım dünyasında’ demişti/ ‘bir ötekinin yurtsuzu herkes/ evimi sırtımda gezdiriyorum bu yüzden.’/ Alayın da acıdan kaynaklandığını/ ondan öğrendim ben. Boşanmıştı güz/ yaralı kentin bütün bentlerinden:/ tam çukura indirilirken babası/ dövünen birini görünce, ‘yine’ demişti/ ‘yanlış cenazeye geldim’/ elinde buruşturarak bir çınar yaprağını./ Hiç unutmam, sirenlerin öttüğü bir sabah/ orta üçten terk bir otel kâtibine/ rehin bırakmıştı Green’in ‘Çirkin Amerikalı’sını,/ çeviriyordu sayfasını üç liradan./ Bilmiyorum yağmur mu yağıyordu ağlıyor muydum/ beni öptüğü zaman ıslak yanaklarımdan,/ dedim:- İnsanın kendisi değil taşıyamadığı/ belleği-.” (Ahmet Oktay)

 

“İnsanın kendi yaşamını anlatması ister istemez belleğin musluklarını açmayı gerektirir. Bütün geçmiş, birden boşanır. Ama ‘Bu anımsanan geçmişin ne kadarı doğrudur, ne kadarı gerçektir?’ sorusunu yanıtlamak zordur. Bu noktada anı yazarının dürüst olması gerekir. Yansız olması gerekir. Anı, eskilerin deyimiyle hatırat yazarlığı, yeni bir olgu değil. Yüzyıllardır kullanılan bir tür. Tarihçilere, romancılara, araştırmacılara her zaman bir başvuru kaynağı olmuş bir tür. Eskiler anı yazarken, bu işin gerektirdiği sorumluluk duygusuna genellikle sahiptiler. Yazarken, belleklerinden çok belgelere güvenmeye çalıştıkları görülür. Salt belleklerine güvenerek yazdıklarında ise, kişisel görüşlerini belirtirken, ifşa ettikleri, açığa çıkardıkları olgularda iftira etmekten, yalan söylemekten kaçınırlar. Ama son yıllarda piyasayı saran anı kitaplarını nehir söyleşileri okurken, tam bir sorumsuzlukla davranıldığı kanısına varmamak olanaksız. Özel mektuplar açıklanıp hoyratça yayımlanıyor. (…) Ama post modern Türkiye’de ifşaat ile iftira, mahremiyet ile aleniyet birbirine karıştırıldığı, herkes Andy Woarhol’un söylediği üzere 15 dakikalığına da olsa şöhret olmayı istediği için, eli kalem tutan herkes anılarını yazmaya… (…) Anlatıcıların megalomanisi şaşırtıyor insanı…”

(Ahmet Oktay, “Gizli Çekmece” Basından, TRT’den,   bohemlerin ve edebiyatçıların dünyasından hayatı ve hakikiye sahneleri”

 

 

 

“Şair mısra çalar”

“Madem yolumuz düştü Ankara’ya, Özen Pastanesi’ne uğramamak olmaz. (…) İlhan Berk’i tanıyışım15. Yıl Kıraathanesi’nde. Kırşehir’de öğretmen o sıra İlhan, gelip gidiyor. Şiirin anlamsızlığını ilan etmediği yıllar. Sonra Ankara’ya yerleşecek. Adakale Sokak’ta bir ev öte komşum olacak ama o sıra mesafeliyiz. Özen’den kalkılıyor. Çankaya’ya doğru yürünüyor ve şiirler okunuyor. Ağabeyler bir ara dönüp, ‘Hadi bakalım sen de oku’ diyorlar. Çok güvendiğim bir şiirimi okuyorum. Şöyle dizeleri var ki, bayılıyorum: ‘Daha belalı değil/ sokak muharebeleri/ seni sevmekten’ Şiir çok beğeniliyor. Ama ertesi ay, dergilerden birinde benim bu dizelerimi İlhan Berk’in imzasıyla okuyorum. Çeken bilir acısını. Yıllar sonra, yanılmıyorsam Ülkü Tamer, benzer acıyı sineye çekmeyip şöyle bir ilan yayımlıyor: ‘Bundan böyle şiirlerimi İlhan Berk’e okumayacağım.’ İlhan, her türlü eleştiriyi kesinlikle karşılıyor sohbetlerde: ‘Şair mısra çalar.’"(Ahmet Oktay, Gizli Çekmece)

 

“Her şiire 1 lira”

“Hey gidi günler! İki şair bir araya geldi mi, hemen ya cepten çıkarılan kâğıttan ya da ezberden, son şiirler okunurdu. Sohbet koyulaştıkça, herkes sevdiği şairlerden örnekler verirdi. Masanın en keyifli saati olurdu bu. Bu ilk kendiliğinden yapılan şiir matinelerinde yapıtlarına yer verilmeyen tek şair Mehmed Kemal. Sonunda dayanamıyor, belleğine güvendiği bir başka kişiye şöyle diyor: ‘Akşamları benden okuyacağın her şiire 1 lira veririm.’” (Ahmet Oktay, Gizli Çekmece)

 

 

 

 

“Ahmed Arif, yanağında şark çıbanı olan, esmerce biri. Belki de durmadan sigara yaktığı için olacak, elleri dikkatimi çekiyor hemen: ince kemikli, upuzun parmaklar; işaret ve orta parmakları nikotinden kahverengileşmiş. Giyimi tertemiz. Bendeki temizlik hatta ‘şık’ giyinme merakı da galiba ondan edinilme. Çünkü sonraları şu öğüdü veriyor: ‘Bir gömleğin olsun, ama her zaman yıkanmış ve ütülü olsun.’ Kahvenin, arnavutkaldırımlı sokağı gören ön masalardan birindeyiz: bir iki sırt hamalı, Gazi Lisesi öğrencileri ahmak ıslatandan kaçışıyor. Beni son derece etkileyen bir vurgulamayla okuyor Ahmed Arif: “Temsil bir akşamüstüdür şarabi/ Bahçeler ve dağlar üzre hükümran/ Tam dünyayı dolaşmak saatindesin/ Ay ışığı su içer birazdan/ Kızarmış kalçalarını çanlar/ Alabildiğine vurur/ Sen çocuk tulumunda matbaa mürekkebi/ Rüsva olmuş ellerinin emeği/ Manşetlerde kilometre kilometre yalan/ Sallanır durur/ Bir akşamüstüdür katil muhteşem…” “Ama içimde ukdedir: yazmadan edemeyeceğim. 1969’da yayımlanan Hasretinden Prangalar Eskittim adlı kitabını ‘Taşaklı kardeşim Oktay’a diye imzalayan Ahmed Arif, bana dargın öldü. Ahmed Arif’in şiirini çözümlemeye çalıştığım Karanfil ve Pranga  diye bir kitap yayımladım 1990’da. Ama Ahmed Arif, âdeta bir mit haline geldiği yıllarda yönelttiğim bu eleştiriyi çok duygusal bir biçimde kendisine karşı düşmanca bir saldırıymış gibi algıladı ve adımı bir daha anmadı. Açık sözlülük, eleştirellik kolay kabullenilmiyor Türkiye’de…” (Ahmet Oktay)

 

Hüzünlerin Şairi

“Edip Cansever, Degüstasyon’da, Pasaj’daki birahanelerden birinde ya da Krepen Pasajı’ndaki Neşe’de otururken sürekli çevresini gözler, şiirine malzeme toplardı. İnsanları dinler, yaşamöykülerini öğrenirdi. Pasaj’ın üst katlarında yaşamlar düşlerdi. Yenik düşmüş yalnız insanların yaşamlarını. Hüzünlü, ama derin bir insan sevgisi içeren şiirlerdir Edip Cansever’in şiirleri. İnsanı günlük yapıp etmelerinde yakalar hep. Yaşamın acımasızlığını, insanın mutluluk özlemini dile getirir. Turgut Uyar da öyledir. O da, Türk şirinin önde gelen bir adıdır. Kalıplaşmaktan ödü kopar Uyar’ın. Daha 1955’te ‘Korkulu Ustalık’ diye bir yazı yazmış, şairin yeniyi, söylenmemişi araması gerektiğini vurgulamıştır.”

(Ahmet Oktay, “Gizli Çekmece”)

 

 

Pelerinli Şair

“Uykuyu, yitirilmiş zamandan sayardı Özdemir Asaf… Uzun yıllar Cağaloğlu’nda bir matbaa çalıştırdı Özdemir. Sonra kendisi bir meyhane açtı Bebek’te. Son yıllarda bir pelerinle dolaşmaya başlamıştı. Gecenin içinden geldiğini daha çok belli etmek ister gibi. Bir ara, İstanbul’da düzenlenen Edebiyat Matineleri’nin en popüler şairiydi. R’leri kolay söyleyemezdi ama şiir okuması çok tutulurdu. “Lavinia” adlı şiiri sevilirdi. Mikrofona biraz yanaşıp, ‘Sana gitme demeyeceğim Lavinia’ der demez salon alkıştan yıkılırdı. Edebiyat matineleri de tarihe karıştı şimdi. Reklam sektörü yazara, şaire şimdi imza günlerinde sınav verdiriyor. Kim daha çok kitap sattı? Değerin göstergesi bu artık… Acıdır. Özdemir Asaf, tıpkı Dürnev Tunaseli gibi, İstanbul’un her yanında birden olmak isterdi. Tüm zamanları ve yaşamları birden yaşamak… Türk şiirinin ustaları, benim otuz yıldır tanıdığım prensler, hep bunu istediler…”

(Ahmet Oktay, “Gizli Çekmece”)

 

 

 

 

Muhabbete Karışık 

Nar Sesleri: Nevzat Karakış (Vokal), Mehmet Tekirdağ (Bendir, Vokal), Emre Altuğ Karakaya, (Perdesiz gitar, Kopuz)

 

  Şiirler

Aynur Uluç (Ahmet Oktay, Özdemir Asaf), Gülnur Özbek (Can Yücel),

Melike Kara (Edip Cansever), İmran Uluç (Metin Eloğlu)

Emin Şir (Cemal Süreya), Ertan Mısırlı (Attila İlhan)

   

Güneş Eseryel (Flüt)

Tarih    :  7 ŞUBAT 2010 PAZAR 

Mekan  :  Livane/ Osmanağa Mahallesi, Osmancık Sokak, No: 11, Kadıköy (0216 414 40 96, info@livanepub.com)

 

 

Sevgili dostumuz Sezai Sarıoğlu'nun pişirip kotardığı bu etkinlik üstelik İstanbul’un Khalkedon cihetinde (Kadıköy yakasında), sahnesine de meftun olduğumuz Livane''de olunca, koşuşturuverdik yine şiirin sularından beslenmeye… Bilenler bilir,  Sarıoğlu'nun 'Nehir Muhabbetler'inin yatağı olan bu sahneyi Fuat Saka’dan Marsis’e değin pek değerli sesler ve ezgiler çınatır akşamları...

Şiirin sularından beslenelim dedik, 'Nehir Muhabbetler'in konusu her zaman şiir olmuyor ama her daima şiirsel oluyor. Sevgili Sezai Sarıoğlu az emek vermiyor bu alternatif söyleşilere. Mekâncı (Artvinli) Taner dostumuz ile her daim güleryüzlü müzik yapmayı bilen Grup Göçebe’den Şenol Morgül gibi dostlar da orada olunca, değmeyin keyfimize…

İlk Nehir Muhabbetler, Yalçın Yusufoğlu ve Eşber Yağmurdereli ile yapılmıştı. ’68 Kuşağının Marksizmle Teması’ konuşulmuştu o akşam. Geçen ay ise Mıgirdiç Margosyan ile yapıldı. Kimler yoktu ki şimdiye değin Sarıoğlu'nun 'muhabbetçi' konukları arasında… Tabii hep ‘bizim mahallenin çocukları’; yani, Derviş Zaim, Ömer Uğur, Özcan Alper, Met-üst nam-ı diğer Metin Üstündağ, Kardeş Türküler, Ezginin Günlüğü’nden Hüsnü Arkan, Oya Baydar, Ayşegül Devecioğlu, Ahmet Ümit, Gülten Kaya. Değerli liste böyle uzuyor. Her ayın ilk (bazen ikinci) Pazar akşamı yapılagelen ve üç saat süren muhabbetlerin bu ayki konuğu ise şair, gazeteci Ahmet Oktay abimiz idi.

Şiirin ılık rüzgarı...

Söyleşiye şiir dünyasının genç ve güzel insanları da katıldılar. Şiir gibi güzel edalarıyla hem şiir okudular hem şiir dinlediler. Edip Cansever'den (Melike Kara), Cemal Süreya'dan (Emin Şir), Can Yücel'den (Gülnur Özbek), Metin Eloğlu'ndan (İmran Uluç) ve Özdemir Asaf'tan (Aynur Uluç) şiirler okundu. Ahmet abi de kendi şiirini okudu. Has müzik insanlarından oluşan ‘Nar Sesleri’ de sahnede yerini alınca keyif tam oldu: Sezai Sarıoğlu (şiir, anlatı), Nevzat Karakış (vokal), Mehmet Tekirdağ (vokal, bendir), Emir Altuğ Karakaya (Perdesiz gitar)... Bendir, ud, gitar ve flüt eşliğinde havalanıverdik.

Sarıoğlu dostumuz “Bunca okumamaya nasıl vakit bulabiliyoruz?” diye, bir göndermeyle sözü kurdu… İçimden, “Herhalde, toplantı yapmaktandır” diyedurdum… Okumadan, tartışıyor olmak; münzevi bir meftunluk hali olsa gerek…

'Gizli Çekmece' açıldı...

Milliyet’te yıllarca yazı işlerinde birlikte çalıştığım Ahmet Oktay’ın anılarını kaleme aldığı Gizli Çekmece (YKY ve DK) kitabı üzerinden muhabbet döndü. Ahmet abi, “Hatırat fazlası, mazarrat doğruyor’ yargısıyla, “Her hatırlananın anı olmadığına dikkat çekerek, anılar geçmişle bugün arasında sahici bir köprü olabilmelidir” dedi.
Walter Benjamin ‘Pasajlar’ında (YKY) 1944 Paris’ini ve anılarını yazarken, bugüne köprü kurmayı denemişti, dedi, Oktay… Bunun bir anlama, anlamlandırma çabası olduğu vurgusunu yapan Ahmet abiden şöyle bir bilgiye geçiyoruz:
"1789 sürecinde dönemin başkentinin dar sokaklarındaki barikatlardan yükselen muhalefet ve direnişin gelişmesi, bu dar sokakların yarım yüzyıl sonra bulvarlara dönüşmesinin gerekçesini irdeleyen Benjamin’in izlenimleri, geçmişi (tarihi) anlama ve anlamlandırma çabasıdır… Biliyorsunuz muhtemelen; 1853 yılından itibaren bir değişimin gerekli olduğu kanısına varılan Paris, ‘modern kent’ konseptine uygun olarak yeniden inşa edildi. Süreç boyunca, dönemin Seine bölgesi valisi Baron Eugène Haussmann ve Fransa lideri III. Napoléon, sosyal ve ekonomik yaşamı doğrudan devletin yönettiği otoriter bir yaklaşım çerçevesinde birlikte çalıştı ve böylece barikatları pratik olarak ortadan kaldırmaya amaçladılar..."

Sezai Sarıoğlu ise yıkılmaz barikatlara vurgu yaparak geçtiğimiz hafta 85 yaşına basan (Barikat) Arif Damar’a da göndermeler yaparak, şiirin yolunu açtı…

‘Gizli Çekmece’ için ‘mütebessim bir kitap’ nitelemesi yaparak, sözü tekrar Ahmet abiye verdi, Sarıoğlu… “Haklısınız” diyerek, bu nitelemeyi açtı koca şair: “Kitabımda konu ettiğim bütün arkadaşlarımın ve tanıdıklarımın yaşıyor olduklarını varsayarak yazdım… Daima iyi yanlarını, aklımda kalan hoş yanlarını kaleme aldım” dedi.

Ülkü Tamer'den değiniler...

Kitap üzerine konuşurken çağrıştırdıkları için el almaya karar verdim. Şairin kadim dostlarından Ülkü Tamer’in bir gazetedeki yazısına rastladım. Bir bölümü paylaşmak istiyorum. Tümü ise en aşağıda duran linkte var:

“Gizli Çekmece'yi herhangi bir okur gibi okuyamazdım elbette. Anlattığı kişilerin çoğuyla ben de arkadaşlık ettim, sözünü ettiği olayların çoğunu ben de yaşadım, kurumların, işyerlerinin içinde ben de bulundum. Boem'de, Lefter'de, Bacı'da ben de kadeh kaldırdım. Degüstasyon'da Orhan Peker'in Edip Cansever'e çatal saplamasına, Tosun'da Aydemir Akbaş'ın Adnan Özyalçıner'le yumruk yumruğa dövüşmesine tanık oldum.

Biz, a dergisi takımı, Kemal Özer, Onat Kutlar, Erdal Öz, Adnan Özyalçıner, Doğan Hızlan, Konur Ertop, Aksaray kahvelerini mesken tutmuştuk; Mavi' ciler, Attila İlhan, Ahmet Oktay, Demirtaş Ceyhun, Yılmaz Gruda, Ferit Edgü ise Beyoğlu'nda Baylan'ı... Güya karşıt görüşlerdeydik, ama amaçlarımız da, yaptığımız edebiyat ta üç aşağı beş yukarı aynıydı. Adnan'ın öyküleri Mavi'de, Ahmet'in şiirleri a dergisi'nde rahatça yayımlanabilirdi. Hepimiz dosttuk.

Gizli Çekmece'yi okurken de her sayfasında dostluğu, sevgiyi gördüm. Bazen, "Ne garip!" dedim kendi kendime. "Ahmet, en sevmediğini bile sevgiyle anlatıyor." Bu kadar yıl TRT'de, gazetelerde çalışacaksın, sanatçılarla içli dışlı olacaksın... Yine de tüm o geçmişi hep sevgiyle, yüreğin titreyerek anacaksın. Neredeyse herkesin birbirine bıçak çektiği günümüzde yadırganmayacak gibi değil. Kitapta beni ilk çarpan, duygulandıran bu oldu.” (*)

Şiirle yıkanmak üzre...

Ahmet Oktay devrin edebiyatçılarıyla diğer sanat dalları arasında çok güzel bir iletişim olduğuna değinirken, “Orhan Peker, (50 yıllık dostum) rahmetli Ömer Uluç, Metin Eloğlu ile halhamur olmadan şiirimizi, resmimizi nasıl gelişkin kılabilirdik?” diyor… Gerçeküstü sinemacıların önde gelenlerinden Luis Bunuel ile Lütfi Akad’ı kavramadan sinemayı ne kadar bilebiliriz vurgusuyla kitabının ’48 yılına değin uzanan tarihine gidiverdik. Araya bir şiir alarak; şair Emin Şir, Cemal Süreya’dan ‘Üvercinka’yı okudu, dinledik… Yudum yudum hem de…

"Böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerinden
En uzun boynun bu senin dayanmaya ya da umudu kesmemeye
Laleli'den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız
Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun
Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez
Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil

Aydınca düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olma
Yatakta yatmayı bildiğin kadar
Sayın Tanrıya kalsa seninle yatmak günah daha neler
Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının
Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde
Her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor
Bütün kara parçaları için
Afrika dahil

Senin bir havan var beni asıl saran o
Onunla daha bir değere biniyor soluk almak
Sabahları acıktığı için haklı
Gününü kazanıp kurtardı diye güzel
Bir çok çiçek adları gibi güzel
En tanınmış kırmızılarla açan
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil

Birlikte mısralar düşürüyoruz ama iyi ama kötü
Boynun diyorum boynunu benim kadar kimse değerlendiremez
Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek
İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar
Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar
Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil

Burada senin cesaretinden laf açmanın tam da sırası
Kalabalık caddelerde hürlüğün şarkısına katılırkenki
Padişah gibi cesaretti o alımlı değme kadında yok
Aklıma kadeh tutuşların geliyor
Çiçek Pasajı'nda akşam üstleri
Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor
Bütün kara parçalarında
Afrika hariç değil"

Algılayış(lar) tarihimiz...

Şiirin kutsayıcı sarmalıyla hafiften esrikleşen algımızı, ‘yakışıklı dizelerden’ destek alan tınılara açıyoruz. Canlı canlı hem de… ‘Nar Sesleri’ keyif erbabı bir grup, bilesiniz… Neyzen Tevfik (ah) çeker, içer, ve boşuna söylemezmiş. Hiç boşuna değil… Burada müziğin kanatlarından inmeden vakit geçirebilirsiniz… Bir dahaki muhabbete artık…

Sezai Sarıoğlu, kurulan ilk muhabbet sırasında 68 kuşağının Marksizmle temasına ilişkin sohbetlerine de değindi… “Dönemin solcuları sadece ve sadece indirgenmiş metinler üzerinden sokakta buluşmalar yaşıyordu” dedi. Ahmet abi destekledi, “Türkiye’de 20 kişi var mıdır acaba, anlayarak Kapital’i okumuş olsun”… Bölük pörçük çeviriler üzerinden Karl Marks okumaları, aydınlanmacılık tartışma(cı)ları, daha ziyade edebiyat ve şiir… Sartre da bilinirdi güya diye, ekliyor Sarıoğlu’na Ahmet Oktay, “Oyunları, edebi metinleri bilinirdi ama onu önemli ve daha değerli kılan Ekzistansiyalizm metni, Varoluşçuluk kitabı daha birkaç yıl önce basıldı”… Kendimizi ait hissetmenin de iyi hissetmenin yolu çok… Hissiyiz ya; güneş açınca sevdalanan, gün batınca hüzne boğulan gençleriz… Erken dönem ‘Hissi Marksistler’ Nazım okuyarak Marksizmi kavramış olabilirler…

Alman İdeolojisi –Feuerbach Üzerine Tezler- hem Sevim Belli tarafından hem de Selahattin Hilav tarafından çok çok farklı metinler olarak çevrilmişti, derken Ahmet Oktay; buna ek olarak Sezai Sarıoğlu da ‘hissiyat ve meşrep’ üzerinden vurgular yaptı: “Bizim Mahalledekiler için Marksizm, vicdani bir algı olarak yer tutar. Bilimsel referanslara pek dayanmaz”…

Acısını sızdırmayan sarnıç...

Şiir sürüyor. Ahmet Oktay da anlatmayı sürdürüyor:

“Cemal Süreya’yı Ankara’daki okul yıllarımda; SBF’de tanıdım. Sezai Karakoç, M. İlhan Erdost da aynı dönem arkadaşlarımızdı… Kıvılcımı hemen fark edilen bir şairdir Cemal… Şiirleri Mülkiye Dergisi’nde yayımlanıyordu… Aşk kavramı Cemal Süreya ile cinsellik kazanmıştır şiirimizde… Kalbî olandan öte bir şiir halidir onun aşk şiirleri… Elbette nadir de olsa denge tutturamadığımız zamanlar olabiliyor… ‘Mısrai berceste yazamayız, biz’… Cemal’in de böyle ilginç bir dönemi vardır:

"Elin elime değdi Güzin
Dizin dizime değdi Güzin"

Güler geçeriz, sadece… Büyük şairdir…

Bir büyük şair de Ahmed Arif’tir… Küs gitmiştir, barışamadık. Yazdıklarıma alınmıştı, gel-git Ankara günlerim bitince bir daha bir araya gelemedik ve küs gidiverdi… Bir yazımda şiiri için; ‘Erken gelmiş şiir’ tanımını kullanmıştım… Buna kızmıştı… 48’de Ankara pastanelerinde şiir ve edebiyat konuşurken Ahmed Arif’ten şiirin raconunu öğrenmiştim. Edip (Cansever)’le dövüşürlerdi.”

Ahmed Arif için ‘kavgacı şair’ derdi Edip, diyor Ahmet abi… Ölümü yüceltme haline takıldığını ve eleştirdiğini söylerken Ahmet Oktay, Edip Cansever’in ‘Hedonist şiir olur muymuş?’ demesine katıldığını söyler gibiydi…

Şairler ne kadar iyi (şiir) okur?

Aslında hepsi iyi şiir okur. Ama ya sanat müziği… Ahmet Oktay etkileyici sesiyle güpgüzel anlatmayı sürdürüyor… Nar Sesleri’nden Güneş Eseryel’in coşkulu flütünün tınılarıyla islim üstündeyiz, zaten… Ahmet abi kitapta yer alan eski günlerin muhabbet masalarının encamını anlatmayı sürdürüyor:

“Edip’in sesi berbattı. Makam falan da bilmezdi… İlla Türk Sanat Müziği okunacak… İddialılar: ‘Benin sesim iyidir’, ve hiç alttan almadan, ‘Senin sesin de kötüdür’ muhabbeti dönüyor… Eh, kötü yaftalanmış oluyordu işte: ’senin senin kötü yahu’… Şiirlerimizin ya kurgusu ya da tamamı meyhanelerden doğmuştur… Kimilerimizin tabii, hepimizin değil… Edip’in Tragedyalar 5’i de Çiçek Pasajı’nda filizlenmiştir. Bütünüyle… Bir masamız olurdu, bütün pasajı gören… Edip, oradan üst katlardaki boş daireler bakar ve ‘muhayyel bir hayat’ izleri olarak tipler yaratırdı: Stefan, Onnik, Katie gibi isimler katarak onların hayatları kurgulardı. Yok tiplerin hayatları!”

Sözü burada Sezai Sarıoğlu alıyor ve “Bizim Mahallenin’ özgün şairi, ‘feylesof küfürbazı’ Can babaya getiriyor… “Can Yücel, babası (dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel) ve çevresi üzerinden Kemalizmle haşırneşir bir hayatın içinde serpilmiştir. Bu nedenle Klasik Batı Müziği ve ezilen siyahların dünyaya yaydığı tınılara hayrandır: 'Yaşasın cazın getirdiği devrim' demiştir… TSM’yi küçümsermiş” diyor…

Sözün sırası usulca ve nezaket dolu bir biçemde el değiştiriyor… Ahmet abi, “Benjamin’in ‘Aylak Adam’ tipine çok uygun biridir Can… Her yeri gezer, etrafı gözlemler ve bunu kesinlikle düzen karşıtlığı üzerinden şiirleştirirdi… Adorno’nun güzel bir lafı aklıma takıldı şimdi: Yanlış hayat, doğru yaşanmaz, diye… Bizim Can, ne yapsa doğruydu… Ankara’daki okul yıllarındayım… Gene yollardayız. Yürü eve gidiyoruz, dedi. Rakı içeceğiz. Yahu sabahın körü henüz, Olur mu, olmaz mı derken kendimizi babaevinde bulduk. Dalıverdik mutfağa, açtı dolabı çıkardı rakıyı, kırdı soğanı ve başladık muhabbete… Geceden kaldığımızı düşünerek muhtemelen, robdöşambre ile Bakan Hasan Ali Yücel kapıda beliriverdi: “Maşallah, erkencisiniz beyler!”…

Ahmet Oktay, “Velud –verimli- biriydi, erken gitti” dedi, kapanış cümlesinde Can Baba’nın ardından…

Ta Gebze’den muhabbete katılanlardan Melike Kara, Edip Cansever’den ‘Sonrası Kalır’ için hazırlanmış, onu okudu:

"On kalır benden geriye dokuzdan önceki on
Dokuz değil on kalır
On çiçek, on güneş, on haziran
On eylül, on haziran..
On adam kalır benden, onu da
Bal gibi parlayan, kekik gibi bunalan
On adam kalır.

Ne kalır ne kalır
Tuz gibi susayan, nane gibi yayılan
Dokuzu unutulmuş on yüz mü kalır
Onu da unutulmuş bir şiir belki kalır
On çizik, on çentik, on dudak izi
Bir çay bardağında on dudak izi
Aşklardan sevgilerden
Suya yeni indirilmiş bir kayık gibi
Akıp geçmişsem, gidip gelmişsem
Bir de bu kalır.

Ne kalır benden geriye, benden sonrası kalır
Asıl bu kalır.

On yerde adam geçse geçmese
Dağlardan tepelerden inen bir düzlüktüm,
anlaşılır.

Akşam olur, bir günden dibe çökerim
Su içer,dibe çökerim
İyimser bir duvarcıyım, her gün bir tuğla
düşürürüm elimden
Bu yüzden gecikirim
Size bu sıkıntı kalır.

Ne kalır

Kahvelerde kalın kalın kayısı vakti
Dişleri kesmeyenin en az kayısı vakti
Dişleri hiç kesmeyenden
Gün geçer, kendi kalır
Kahvelerde kayısı.

Gezginim, açık denizlerden yanayım
Biraz da Akdenizliyim, bu işte böyle kalır
Akdenizli herkes konuşur duyarlığını
Başka ne kalır
Biz ki bir konuşuruz geriye on şey kalır.

Ben buyum, dersin, arkadaş
Sevgilim, ben buyum
Yüreğim vurgun, dişlerim altın
Ceketim sol omzumda
Vakit vakit incelen vakit..."

Özlü söz uzun sürüyor...

Şiirdi, sazdı, sözdü derken bir ara lafın ucunu toparlamayı hisseden Sezai Sarıoğlu; ‘Ben kısa tutayım’ diyerek, uzun çöpü Ahmet Oktay’a bıraktı ve kapanış için Özdemir Asaf’a uzandık… Yani, Bebek’teki meyhanesine… Bu arada, muhabbet müdavimlerinden Aynur Uluç, Özdemir Asaf ve Ahmet Oktay’dan şiirler okudu…

Usta şair konuşmayı sürdürüyor: “O günlerin matrisine –çerçevesine- uyan şiirleri pek yoktu… Şiirleri hayli değişikti üstadın…” Gülümseyerek devam ediyor Oktay: “O da şiir okumazdı. Okuyamazdı… -R- harflerini söyleyemezdi rahmetli… Düşünsenize şu dizeleri:
'Bütün ğenkleğ…
Hızla kiğleniyoğdu…'

Yalnızlık vurgularıyla bitti sahnedeki muhabbet… Soru(n)lara dönüldü… Demlenmiş haliyle diğer masaların kıpraşma hali… Katkıları olanlar da vardı tabii… Edip Cansever’in ‘Yalnızlık sevmeyi bilmeyenlerin icadı’ demesiyle sonlandı…

Gece kadehlerde sürdü. Muhabbet sürdü. Şiir sürdü. Söz sürdü. 

Adnan Genç


Yorum Yaz
Bu içeriği paylaşın!
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !