Embed

Karikatür Tarihçisi Turgut Çeviker

 

 

Karikatür Tarihçisi Turgut Çeviker:

“Bütün ışıklar söndüğünde yanan bir ışıktır, mizah!”

 

“HERKES YEŞİLÇAM'A BİR HİKÂYEYLE GELİR!”

 

 

Çarşamba Lisesi’ni bitirdiğim yıl, 1972’de İstanbul’a yerleşmek üzere, doğup büyüdüğüm kentten ayrıldım. İstanbul’da sinema alanında çalışmayı çok erken yaşlarda kafama koymuştum. Sinema tutkunu taşralı bir genç böyle bir düş kurabilirdi? Yıllar yılı kafamı meşgul eden en baskın sorun bu olmuştu. Benimkisi kuru bir hayal değildi. Sinemanın altın çağını Çarşamba’nın köhne sinemalarında, yaz-kış, soğuk-sıcak demeden yaşayan son kuşak izleyicilerden biriydim. Kente gelen filmlerin abartısız yüzde doksanını izlerdim. Beş kardeş olarak aşağı yukarı aynı sayıda film izler, o zamanların ünlü banka cep takvimlerine gördüğümüz filmlerin isimlerini yazar, “Yıldız”landırarak değerlendirmeler yapardık. Sonra yılbaşlarında, yılın en iyi on filmini seçerdik. Bu sinema tutkusu biz beş kardeşi, taşra ölçüsünde de ‘sinemadan anlar” hale getirmişti.

 

Babam bir gün, “Yataklarınızı sinemaya taşıyın, oldu olacak!” demişti.

Hayallerimi gerçekleştirmek, sinema yolunda yürüyebilmek için hazırlanmalıydım:

1.      İyi bir sinema izleyicisi olmam gerekiyordu,

2.      Resim sanatını seviyordum. Beş odalı evimizin kileri büyük ağabeyimin resim atölyesiydi aynı zamanda. Ağabeyim, Hayat mecmuasının orta sayfasında yayımlanan ünlü ressamların röprodüksiyonlarını yağlıboyayla büyüterek yapıyordu. Bütün kardeşler aşağı yukarı bu atölyenin öğrencisi olacaktı zaman içinde Akrabalar ve komşular, misafir odalarına yağlıboya bir tablo asabilmek için kuyruktaydı,

3.      Babam ezberinden şiirler okurdu, evimizin dönerli kara tahtası olan “Ders odası”nda. Namık Kemal, Mehmet Akif ve Nâzım Hikmet’i ilk babamızdan dinledik. Kastamonu Lisesi’nden mezun (1934) babamın edebiyat beğenisi, tanınmış şair öğretmenlerin öğrencisi olduğu yıllarda gelişmişti,

4.      Babamın bilime ve edebiyata olan tutkusu, evde küçük yaşlarda kitap/lık görme olanağı vermişti beş kardeşe. Bu nedenle edebiyata ben de tutkundum. Kitabın ve eğitimin en büyük hazine olduğunu babam ve annem öğretti bize,

5.      Çarşamba, içinden Yeşilırmak’ın geçtiği büyük tarım iklimidir. Çarşamba günleri kurulan -ünlü- Çarşamba Pazarı, benim gözlemevim, okulumdu. Salı gecesinden başlardı uzaktan uzaktan yiyecek yüklü kağnıların sesi. Sokağa tek başıma çıkacak denli büyüdüğümde, bütün kente yayılmış olan Çarşamba Pazarı’nda girmedik delik bırakmazdım. Pirinç pazarı, at pazarı, yoğurt pazarı, sebze pazarı demeden gezinir, insanlara ve sattıkları ürünlere bakardım. Bakmalara doyamadığım – güçlü yumruklarla dağıtılmış bir yüz gibi duran- Çarşamba Pazarı benim için büyük bir film setinden farksızdı. Her köşesinde ilginç bir şey bulurdum. Kentin bütün resim derslerindeki ana konulardan biri, “Çarşamba Pazarı”ydı. Bu kentin bütün çocukları bu sınavdan geçmişlerdir,

6.      İzlediğim filmlerle sınırları genişlemeye başlayan hayal dünyam, ortaokul ve lise kompozisyon derslerinde kendini göstermeye başlamıştı. Hem arkadaşlarım, hem Türkçe edebiyat öğretmenlerim –film hikâyesinden farksız olan- kompozisyonlarımı mutlaka okumamı isterdi. 1967’de, ortaokul son sınıfta bir roman yazmaya kalkıştım. Bir yıl sonra bitirdim. Yani, yazma hevesim gemi azıya almıştı,

7.      Resim, yazı, sinema; bu üç ilgi alanından ayrı yaşamanın olanaksız olduğunu 1967’den başlayarak derinden duyumsadım,

8.      Lise birinci sınıfta resim öğretmenim İhsan İncesu oldu. İstanbul’dan gelmiş, DGSA mezunu –öğretmenliğe çok geç başlamış- eski bir ressam. O bütün öğrencilerin hayatına “resim sanatı”nı sokmasını bildi. O, öğretmeni olduğu bütün öğrencilere yaşadıkları kenti köyleriyle birlikte keşfetmesini öğretti: resim ve elişleri dersiyle yaptı bunu. Bütün derslerini Orhan Veli ya da Rıfat Ilgaz gibi şairlerin şiirleriyle açardı. Daha önceki resim ve elişleri öğretmenlerine benzemiyordu. “El insana en yakın doğa parçasıdır; o halde el çizeceğiz,” derdi. O anı hiç unutmuyorum. Ondan önceki öğretmenler, kürsüye saksı koyup yaptırırlardı! Henüz İstanbul’u görmeden ondan Babıâli’de dönen fırıldakları dinledim. Burhan Toprak imzalı sanat tarihi kitabıyla verilen dersleri de o üstlenmişti. İlk sanat tarihi dersinde, dersten ve kitaptan söz açtı uzun uzun. Sonra dedi ki, “Birer kâğıt çıkarın ve söyleyeceklerimi yazın: Bu kitaba bir ek yapacağız. Türkiye’de ressam Abidin Dino’suz sanat tarihi dersi olmaz!”

Ve yazdırdı…

Ünlü Gol filmine değin yazdırdı.

Abidin Dino’nun adını ilk kez ondan duydum.

Yıllar sonra yine aynı okuldan lise öğrencisi Ferhan Şensoy, Paris’te Abidin Dino’ya resim öğretmenimizi anlattığında, Dino şöyle der: “İhsan Türkiye’nin en iyi el ressamıdır. O eli öpün.”

“Bezirgân” sözcüğünü ilk ondan duydum.

Babıâlı Yokuşu’nun bir bezirgân yokuşu olduğunu ilk ondan öğrendim.

1950’lerin toplumcu ressamlarından Kemal İncesu’nun kardeşi, heykeltıraş Vahi İncesu’nun ağabeyi İhsan İncesu ilk sanat öğretmenim oldu,

9.  Çarşamba Lisesi’ne 1968’de çat kapı Ferhan geldi. Galatasaray   Lisesi’nden doğduğu kente liseyi bitirmeye gelmişti Ferhan… Bu sıkıntılı kentte hayallerim konusunda atabileceğim en önemli adımları Ferhan sayesinde gerçekleştirme olanağı buldum.

İkinci sanat öğretmenim Ferhan oldu.

Sıkıntılı bir taşra kentini sevinçten boğacak işler yaptık sayesinde.

Bütün tiyatro çabaları, benim için Ankara Devlet Konservatuarı sınavları için hazırlıktı aynı zamanda.

İkinci sınavdan döndüm.

Lise bitmişti (1971). Üniversite sınavlarını kazanamamıştım. İstanbul’a gidip çat kapı Yeşilçam’a girmenin zamanı gelmişti. Bavullarımı hazırladığım günlerde –lise boyunca izlediğim- Ses mecmuasında bir ilan gözlerimi yerinden fırlatmıştı: “Bir film için beş genç aranıyor.” Küçük, sakin bir ilandı ve çok kısa bilgi veriliyordu. Bu ilana yapışım kalmıştım.

Bir Yeşilçam fırıldağı olabilirdi de?

 

Çarşamba’da geçen son yıllarımda sık sık İstanbul rüyalarıma girerdi.

Kentten ayrılmadan gördüğüm son rüya şöyleydi:

Samsun sokaklarında kan ter içinde kalırcasına koşuyorum…

Durmaksızın süren bu koşu, dik -ve Arnavut taşlarıyla örülü- görkemli bir yokuşu tırmanarak sonuçlanacaktı. Artık yürüyecek gücüm kalmamıştı ki, tepeye ulaşmıştım… Yokuş birden bire bitiyor ve düzleşerek bir balkona dönüşüyordu. Beton tırabzanlı, bu geniş terasımsı balkonun ardında, güneşle parıldayan Kız Kulesi’yle İstanbul uzanıyordu:

İstanbul’a indim. Şişli’de arkadaşlarımın evine sığındım. İlanı birkaç kez okudum. Lisede gerçekleştirdiğimiz oyunlardan, özellikle de Gogol’ün Bir Delinin Hatıra Defteri ile Samuel Beckett’in Godot’yu Beklerken’inin fotoğraflarından bir albüm yaptım. Kısa bir yaşam öyküsü yazdım ve bir mektup ekledim. Çekeceği filme beş yeni genç oyuncu arayan “rejisör”üne açık bir mektuptu bu. Mektubumun özü, Yeşilçam’a taşradan “artist” olmaya gelmiş genç olmadığımdı! Gerçekte, “rejisör”lüğü öğrenmek istediğimi; İstanbul’a gelmeme birkaç gün kala bu ilanı gördüğümü; bu yarışmanın bana Yeşilçam’a bir an önce girme olanağı verebileceğini düşündüğüm için başvurduğumu yazmıştım.

Dosyayı büyük bir zarfa koydum ve Yeşilçam’da Duru Film’i aramaya koyuldum. Epeyce aradıktan sonra buldum. Utana sıkıla birkaç katı, merdivenlerden

-düşüne taşına ve kalp çırpıntılarıyla- çıkıp zarfımı girişteki odacıya bırakıp hızla oradan uzaklaştım. Birkaç gün, belki de bir hafta geçti… Eve mektup gelmedi. Dosyamı geri almam gerekiyordu. Tek kopya olan fotoğraflarımı orada bırakamazdım. (Kapıcıya bunu tembih de etmiştim, verirken.) Aynı adrese gittim yine. Duru Film’in kapısını açıp girdiğimde odacıyla karşılaştım. Adamın yüzü sevinç ve şaşkınlıkla büyüdü ve bana seslendi:

“Seni arıyoruz! O gün ‘Hoca’ dosyana baktı ve, ‘Hemen çağırın bu çocuğu,’ dedi. Peşinden koştum, ama seni bulamadım. Kaybolmuştun.”

O an ölebilirdim. Hem sevinmiş, hem de üzüntüye boğulmuştum.

Odacı sözünü sürdürdü: “Hoca içerde, Naci Bey’le oturuyor,” dedi.

Ve hemen hızlı adımlarla karşıdaki odaya girdi ve içeriye şöyle seslendi:

“Hocam aradığınız genç geldi!”

Odaya doğru yürüdüm. Kapının girişinde durakladım. Karşımda iki insan vardı: Biri Duru Film’in sahibi, yani “Prodüktör”ü Naci Duru. Patron masasında oturuyordu. Masanın önünde, koltukta ise orta yaşlı bir adam. “Hoca” denilen “Rejisör”dü. Çekeceği film için beş genç oyuncu arayan iki yetkili insan oradaydı. Onların önünde sevinç ve şaşkınlığımı gizleyerek garip bir biçimde duruyordum.

“Rejisör” bana seslendi:

“Sen nerdesin evlâdım!?”

“Haber bekliyordum, efendim,” dedim.

“Adres yazmamışsın dosyana!”

Şaşırdım, tabii… Mektubumun dibine adresimi yazdığımı sanıyordum.

Oysa zarfın üstüne adres yazmak gerekiyordu.

“Yazdığımı sanıyordum, ama…”

“Neyse… Dün Sinematek’te seçimi yaptık. Beş oyuncu seçildi.”

Bu sözleri dinlerken, üç ya da dördüncü kattaki bu odanın İstiklâl Caddesi’ne bakan penceresinden atlayabilecek denli kendime kızıyordum.

“Üzülme,” dedi, “seni ikinci asistan olarak çalıştıracağım. Ayrıca küçük bir rolde de denerim seni…”

Dediğinde, pencereden atmaya çalıştığım bedenimi geri çektim!

İçimde boğulan sevinç, başka bir biçim almıştı. Demek benim mektubumu okudu; taşrada yapmaya çalıştıklarım ilgisini çekti… Benim için önemli olan da buydu zaten. Ne yapmak istediğimi anlayan bir insandı ihtiyacım olan.

Şanslıydım.

Film jeneriklerinde Naci Duru’yu biliyordum; hatta Duruların Samsunlu olduğunu duymuştum. Fakat rejisörün adını bilmiyordum. Odacı; “Hoca”, Naci Bey ise “Vedat Bey” diye sesleniyordu Rejisör Bey’e. Taşralı bir sinema kurdu olarak, “Vedat” adlı bir rejisör tanımıyordum. Vedat Bey’in karşısındaki koltukta otururken, onu tanımamaktan duyduğum sıkıntıyı yenememiştim. Sinema konusunda onca “bilgiç” halim yerlerde sürünüyordu.

Vedat Bey, çekeceği film hakkında bilgi verdi. Bir taşra kentinde (Bodrum) beş gencin bunalımlarını, özellikle de cinsel sorunlarını toplumsal bir boyutta ele alacak bir hikâyeydi söz konusu olan. Senaryo sansür heyetindeydi. Yakın günlerde Ankara’dan yanıt bekleniyordu. Ertesi gün şirkete gelip asistanlık için sözleşme yapmam gerektiğini söylendi.

Naci ve Vedat Beylerin ellerini sıkıp görüşmek üzere ayrıldım odadan.

Şişli’de Kocamansur Sokak, Feyza Apartmanı’nın bodrum katındaki ev arkadaşlarım da sevindi bu sonuca. Onun hakkında kimden bilgi alabileceğimi de bilemiyordum.

Duru Film ile sözleşme yaptım. Birkaç gün sonra -Ağacamii Sokak’ta, Ağa Lokantası’nın bitişiğindeki binanın en üst katında- prodüksiyon amiri Melikyan Bey’in (soyadını ne yazık ki anımsayamıyorum) yazıhanesinde Vedat ve Melikyan Beyler, seçilen beş oyuncu ve benimle toplantı yapıldı. Vedat Bey, bizlere sinemanın nasıl bir sanat olduğunu ana çizgileriyle anlatmaya çalıştı. Sözü genelden alıp özele, Yeşilçam’a indirdi. Sinema oyunculuğunun nasıl bir uğraş olduğundan söz açtı. Ve Yeşilçam’a her gün sayısız insanın hayalleriyle geldiğini söyledi. Yeşilçam’a olan bu ilgi filmlere bile yansıdığı için, taşralı çocuklar bile bu durumdan haberdardı. Ancak, bu durumu uzaktan uzağa bilmekle, bir figür(an) olarak Yeşilçam’da olmak aynı şeyler değildi!

Melikyan Bey’in yazıhanesindeki o toplantının -hiç unutmadığım- açılış cümlesi şuydu:

“Yeşilçam’a herkes bir hikâyeyle gelir!”

Bu küçük oyuncu yarışmasını kazanan beş genç insanın arasında, onların “kazanç’ına imrenerek Vedat Bey’i büyük bir dikkatle dinliyordum. Toplantıyı açılış cümlesine karşılık, “Benim çok hikâyem var efendim,” demek geçiyordu içimden! Diyemedim tabii…

Bir başka şirket buluşmasında, Vedat Bey filmde birinci asistanlığını yapacak olan Mesut Eren’le tanıştırdı beni. Ve ertesi gün, toplantı için iki “asistan”ını Kurtuluş’taki evine davet etti.

Adres elimde, bir İstanbul acemisi olarak arayıp durdum. Biraz dolandıktan sonra evi buldum. Sanırım iki ya da üç katlı bir evdi. Eve girdiğimde duvarlar ve kitaplık dikkatimi çekmişti… Vedat Bey hakkında bir ipucu arıyordum. Duvardaki Balaban’ı hemen tanımıştım. Dedim ki; bu “rejisör” başka bir adam olmalı. Bu Yeşilçam’ın o  bilinen “rejisör”lerinden değil. Balaban gibi toplumcu bir ressamın tablosu evinde canlı canlı asılı! Vedat Bey’in çalışma masasının üzerindeki camın altında fotoğraflar vardı… Birini tanıyordum: Ayla Algan ve Beklan Alganlı bir film karesi: Karanlıkta Uyananlar’dan bir sahne... “Efendim, bu film Çarşamba’da afişe çıktı, ama bir türlü gösterilmedi,” deyivermiştim. Bu fotoğraf ile Vedat Bey’in ilişkisini kuramıyordum. Sevdiği bir film karesi olarak da oraya konulabilirdi. Vedat Bey, bize kendini tanıtmamıştı. Kimdi, sinemayla olan ilişkisi neydi, vb.

Duvarda bir  hapishane fotoğrafı görmüştüm. Demek ki hapse de girmiş diye düşünüyordum. Kitaplık raflarında Ruhi Su’nun longplay’leri vardı… Gördüğüm her nesne Vedat Bey hakkında onu tanıma konusunda açılım sağlıyordu. Telefon çalmıştı. Karşısındaki kişinin Ruhi Su olduğunu anladığımda şaşkına dönmüştüm. “Tam yerine düştün oğlum!” deyivermiştim kendi kendime.

Ama bu adam kimdi?

Masasındaki duruma bakıp, bu yeni çalışmanın ne olduğunu sorma cesareti bulmuş olmalıyım kendimde. Yanıtı şöyle olmuştu: “Bir roman yazıyorum.”

O yıllarda “köy romanı” olgusu çok tartışılıyor. Ben de bu tartışmaları izlemeye çalışıyordum. Bu bilgiyi arkama alıp:

“Köy romanı mı yazıyorsunuz, Hocam?” demiştim.

“Yok oğlum, ben köyü bilmem; bir şehir romanı yazıyorum,” demişti.

Masada çırpınan roman, birkaç yıl sonra doğacak olan Bir Gün Tek Başına’dan başkası değildi.

Duru Film’in odacısına sormuştum:

“Vedat Bey kim? Siz neden ona Hoca diyorsunuz? Hangi filmleri var?”

“O Vedat Türkali. Senaryocu ve yönetmen… Ona herkes Yeşilçam’da ‘Hoca’ der!”

Resim öğretmenim İncesu, Çarşamba’dan sonar Eyüp’e, evinin semtine tayin olma şansını elde etmişti. Her yıl en az iki kez onu ziyarete giderdim.

Yeşilçam’a katıldıktan sonra ilk gidişimde onu durumu anlatmıştım:

“Hocam, Yeşilçam’a girdim… Vedat Türkali’nin ikinci asistanı olarak çalışacağım.”

İncesu’nun bıçak gibi keskin bakışları, yanık tenini parlatıvermişti:

“Sen Yüzbaşı Abdülkadir’in, Abdülkadir Hoca’nın asistanı oldun ha!”

Şaşkına dönmüştü sevinçten.

Ondan dinlemiştim Vedat Türkali’yi.

Şiir dolu belleğini silkmiş ve ünlü “İstanbul” şiirini okuyuvermişti ezberinden. Hocamdan, bu şiiri -her askeri darbede kapısı dipçiklenerek kırılan-, Eyüp sırtlarındaki evinin bahçesinde dinlemiştim.

Muhteşem bir okuyuştu bu!

Vedat Türkali’nin Umutsuz Şafaklar adıyla Bodrum’da çekilecek olan filminin senaryosuna sansür heyeti izin vermemişti. Bunun üzerine apar topar başak bir senaryo gündeme gelmiş, şirket için Korkuteli’nde (Antalya) bir film çekilmek zorunluluğu vardı. Beş genç oyuncu adayının düşleri tuzla buz olmuştu. İçlerinden biri, Mesut Engin, birkaç yıl sonra “Ses Mecmuası Artist Yarışması”ndan birinci olarak çıkacak ve Yeşilçam’a katılacaktı.

Mesut Engin, küçük bir sahnede oynatıldı; ben ise ikinci asistan olarak çalıştım.

Korkuteli’nde yaklaşık bir ay kaldık. Ekim 1972’yi gösteriyordu tarih.

Vedat Hocamın güvenini kazanmıştım. Beni anlamış, hissetmiş olmalıydı.

İstanbul’daki ilk hocam Vedat Türkali oldu.

Korkusuz Âşıklar, Vedat Türkali’nin yönettiği son film oldu. Onunla ikinci kez çalışma olanağım olmadı bu nedenle. Ancak İstanbul’daki yaşamımı güçlendiren, tanımaktan ve yanında çalışmaktan onur duyduğum bir insan ve yaratıcıydı.

Yıllar, Vedat Türkali’yi hayatın içinde tanıma olanağı da verdi bana…

Geçmişe olan merakım, Hoca’nın kişisel tarihi konusunda bilgilenmeme de yardımcı oluyordu.

Vedat Türkali’yi, Yeşilçam gibi karmaşık bir yolda tanımak ve onun iyi bakışlarını üstümde hissetmek daima sevinç verdi bana.

Turgut ÇEVİKER

    (Yeldeğirmeni / 27 Nisan 2005)

 

-----------------------------------------------------

 

TURGUT ÇEVİKER

 

Kimilerinin başarı ‘formül’lerini, reçetelerini ters-yüz eden örneklerden biri: Turgut Çeviker. Yetişme koşullarının ulaştıkları yüksekliği açıklamaya yetmediği başka kuralçözücüler tanımıştım: Tahsin Saraç, Mermi Uygur, Tahsil Yücel, Akşin Göktürk gibi. Bir sonraki kuşak muammayı beslemeyi sürdürdü, Turgut Çeviker başı çeken isim:

Sonradan nefis bir kitapla selamladığı Çarşamba’da doğmuş, büyümüş. Bütün ilk ve ortaöğrenimini orada yapmış. ‘Taşra, adamı büzer’ yollu yazgıcı, basmakalıp düşünceyi hemen yenmiş, bir çıkınla yola düşüp hem Ankara’ya, hem İstanbul’a kafa tutmuş.

Büyük kentler onu hemen bağırlarına basmamış olsa gerekir. Pek çok, ‘yabancı’sını yıldıran, onlara pes ettirmenin yolunu yordamını kolaylıkla bulan ortamlarına boyun eğmemiş. Çeviker’i tanıyan bilir: kafasının dikine gitmesi, akla önce gelen özelliği.

Oluşum dergisi yıllarında, demek yaklaşık yirmi yıl önce karşılaştım ismiyle. Şiirdi öyküydü, masabaşında didiniyordu. Sonradan, 70’lerin önemli bir bölümünü Yeşilçam setlerinde, yönetmen yardımcılığına giden dik bir rampada geçirdiğini öğrenecektim. Çetin atmosferlerin içinden havlu atmadan, bozulmadan ve çürümeden geçmeyi bilmesini sağlayan son derede sağlam bir çekirdeği varmış.

Asıl, 1980 sonrası ağırlığını koymaya başladı Turgut Çeviker. Bir avuç insan onun nasıl, ne pahasına hazırlandığını biliyordu, usul usul karakamu da bunu öğrenecekti. Neredeyse yemedi içmedi Turgut, izbe evlerde yaşamayı göze aldı, karşılığında dudak uçuklatıcı bir yatırıma girişti. Bir kurumun, ciddi sermayesi olan kuruluşun güç bela yapabileceğini, (ama yapamadığını), bir başına yaptı: Türk Mizah ve Karikatür Tarihi’nin sislerin arasından söküp çıkardı ve karşımıza getirmenin yollarını buldu.

1980’lerin canalıcı yayın projelerinin başında, Adam Yayınları’nın gözüpek bir kararlılıkla soyunduğu Gelişim Sürecinde Türk Karikatürü paketi geliyordu. Turgut’un yemeden içmeden topladığı, kaybolmanın eşiğinden döndürdüğü o büyük miras birden ikinci bir güneş gibi gökyüzümüze fırlamıştı.

Tanzimat, Meşrutiyet döneminin ağır ustalarından azınlıklarımızın güçlü örneklerine, anonim çizerlerine giden geniş yelpazeden süzdükleriyle oluşturduğu ‘corpus’ Turgut Çeviker’in kalıcı bir iş ortaya koymasına yetmişti yetmesine, ama o duracak, yetinecek değildi: Maraton koşucusunun soluğunu ciğerlerine yerleştirmişti bir kere.

1990’ların yeni deniz feneri ufuktan ışığını göstermişti. Güldiken dergisi. Hem köklü bir geleneğin ürünlerini tarayarak, hem de mizah kültürüne yeni boyutlar katarak yabana atılamayacak bir atılım gerçekleştirdi. Gene şaşırtıyordu Çeviker: Dergiyi hiçbir kaynağa dayanmadan, bağımsızlığını her şeyin üstüne koyarak çıkarmayı başarmıştı.

Geçen yıl başlattığı bir kitap dizisi, mizah olgusunu felsefi, toplum bilimsel, estetik boyutlar açısından işleyen ana yapıtlar onun herkesi şaşırtmayı sürdüreceğinin son, en yeni kanıtı.

Başka bir ülkede yaşıyor olsaydı, bugün bir üniversitenin ‘honoris causa’ doktorasına layık görülürdü.

Ama Turgut Çeviker, zaten gülü dikenine bağlamayı bilmiş bir yalnız adam.

Savaşını şimdiden kazanmış.

 

Enis Batur

 

                                         

 --------------------------------------------------------------


Hayal ve Hakikat


Turgut Çeviker, araştırma ve yayın dünyamızın, yıllardan beri birinin el atmasını  bekleyen nice loş köşesini, kapsamlı çalışmaları ve kitaplarıyla doldurup ışıklandırmış mütevazı bir kültür adamıdır. Burada ondan hakkıyla söz edebilmenin en eksiksiz yolu, olsa olsa, onun tüm yaptıklarını, yazdıklarını, yayımladıklarını olduğu gibi buraya aktarmak olurdu. Gözlerimin önünden geçen kalın kalın ciltleri, monografileri, nehir dizileri, akıp giden süreli yayınları, sayısız yayım girişimlerini, belgesel film çalışmalarını ve daha neler nelerle çoğalıp duran bunca verimli çabayı buraya taşımak ise, doğaldır ki olanaksızdı. Belki kolayına kaçarak ve diğer sayfalarda tümünün bir dökümünün bulunabileceğine güvenerek, benden istenen yazıyı kısa tutuyorum. Ancak yine de, kendi yaşamımda ilgi duyduğum bir alanda, çizgi ve mizah alanında, bana acı veren kültürel açlık ve yoksulluk yıllarında bir kırıntı ya da bir damla su bulabilmek umudu ile her taşın altına merakla baktığımız günlerden söz etmem gerekecek. Evet Turgut Çeviker bir gün, birden bire, üçü büyük boy on tanesi destekleyici biyografilerden oluşan on üç ciltlik bir çizgi-mizah tarihini masanın üstüne bırakıvermişti. Nefis bir çalışmaydı, heyecan vericiydi ve doyurucuydu; “Gelişim Sürecinde Türk Karikatürü”. Ve ardından dalgalar halinde çizi-mizah kitaplığımızı sulayan süreli yayınlar, sözünü ettiğim tarih çalışmasını yeni bulgular ve tartışmalarla güncelliyor ve bütünlüyordu; “Güldiken Mizah Kültürü Dergisi”. Bunlara yerli ve yabancı on telef eserden oluşan bir dizi kitap da eklenince bu kültürel koleksiyon perçinlenmiş oluyordu; “İris Mizah Kültürü” yayınları. Yine Çizgi Filmin cılız ve verimsiz ortamında, her şeye karşın çırpınarak ortaya çıkarılmış nice çizgi film ve çizgi filmci bugün unutulup kaybolmaktan bir belgesel ile kurtarıldıysa eğer, bu da diğerleri gibi, hakikaten Çeviker’in inatçı çabalarının sayesinde gerçekleşmiştir. Şu kısa yazıyı bitirmeden önce, onun zihnimde ve kalbimde buruk bir tat bırakmış olan tek hikâye kitabını da anmam yerinde olacaktı; “Hayal”…

Tan ORAL

----------------------------

 

sezai sarıoğlu ile nehirmuhabbetler


Karikatür Tarihçisi Turgut Çeviker:

“Bütün ışıklar söndüğünde yanan bir ışıktır, mizah!”

MİZAHA KARIŞIK ŞİİRLER VE TÜRKÜLER

Akış programı:

I. BÖLÜM

1- LEYLİM LEYLİM LEYL OLSUN LEYLİM YAR (Türkü)

(Seslendiren Nevzat KARAKIŞ)

Sezai SARIOĞLU

(Akış içinde şiirlere, türkülere el verip el alma)

2- DİNAR YOLUNDA DEVRİLEN BİR FORDUN

ŞOFÖR AHMET İÇİN YAKTIĞI AĞIT (Can YÜCEL)

(Seslendiren İmran ULUÇ)

Sezai SARIOĞLU

3- TO BE OR NOT TO BE (Metin ELOĞLU)

(Seslendiren: Aynur ULUÇ)

4- SAKAL VE PİRELİ ŞİİR (Orhan VELİ)

(Seslendiren Emin ŞİR)

Sezai SARIOĞLU

5- OY ATLIYA ATLIYA PATLICAN SURATLIYA (Boşnak Türküsü)

(Seslendirenler: Emir Altuğ KARAKAYA ve Sami DURAL)

6- MASA DA MASAYMIŞ HA (Edip CANSEVER)

(Seslendiren Nevzat KARAKIŞ)

Karikatür Tarihçisi Turgut ÇEVİKER ile nehir muhabbet


II. BÖLÜM

1- MASALLARIN MASALI (Nâzım HİKMET)

(Seslendiren Aynur ULUÇ)

Sezai SARIOĞLU

2- CİNAYET SAATİ (Attila İLHAN)

(Seslendiren Emin ŞİR)

Sezai SARIOĞLU

3- BEN ALİ’NİN YALANCISIYIM (Nilgün ARAS)

(Seslendiren Aynur ULUÇ)

OY YALILAR YALILAR DA GELİYO TONYALILAR

(Nevzat KARAKIŞ)

Sezai SARIOĞLU

Doğaçlama (Ud, kopuz, bendir)

4- TANRI BABA (Pierre Jean BRANGER)

(Seslendiren Nevzat KARAKIŞ)

5- BASTIM İĞDENİN DALINA DAL KIRILEVİRDİ, ABAROV

(Seslendiren Nevzat KARAKIŞ)

Mehmet TEKİRDAĞ, (Bendir) Emir Altuğ KARAKAY (Gitar, Kopuz) , Sami DURAL (Ud) , Gülay YILMAZ (Vokal) , Meral DEMİR (Vokal)

DİLNOT: Muhabbet AKÇELİ değil KALBİ’dir…

 

Tarih: 7 KASIM PAZAR (2010)

Saat: 19.00

Mekan: LİVANE (Osmanağa Mahallesi, Osmancık Sokak, No: 11, Kadıköy) (0216 414 40 96) (info@livanepub.com)

http://nehirmuhabbetler.blogcu.com

Yorum Yaz
Bu içeriği paylaşın!
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !