Niyazi Kızılyürek- Kıbrıs'ın Halleri

 

(“Kıbrıs’ın Halleri”)

Niyazi Kızılyürek: “Bu ödülü aldıktan sonra da ‘uslu çocuk’ olmayacağım… ‘Huzur-bozucu’ biri olmayı sürdüreceğim…”

1963 yılında doğduğum köyü terk etmek zorunda kaldığımda dört yaşındaydım. Göç ettiğimiz getto’da okula gittim. Orada okuma yazma öğrendim. İtiraf etmem gerekir ki okul hayatım da çocukluğum gibi normal insanlar bakımından biraz ‘anormal’ sayılacak koşullar içinde geçti. Çocukluk yıllarından içimde kalan en temel duygu, savaş korkusuydu.

Kıbrıs, tarihte ancak Balkanlarda gördüğümüz türden bir etnik-çatışma içinde yaşıyordu. Yüzyıllarca aynı mekanı paylaşan Kıbrıslı Rumlar ve Türkler, şimdi, kendilerini önce kafalarının içinde çizmiş oldukları etnik sınırlar içine hapsetmişlerdi. Sonra da karşılıklı olarak etnik kamplara bölünmüşlerdi. O dönemde yaşanan etnik şiddetin altında, ilkel bir haklılık anlayışının yattığını -daha Freud’u tanımadan çok önce- çocuk yaşımda öğrenmiştim. Haklılık duygusundan türeyen şiddetin önce insanları ‘mağrur’ ve ‘burnu büyük’ bir duruma getirdiğini görüyordum. Sonra da etnik şiddetin içine yuvarlanan bu insanların aynı zamanda ‘mağdur’ olduklarını evlerini, işlerini, arkadaşlarını kaybedip göçmen olduklarını da gördüm. İşte bu ortamda, birbirlerine kurşun sıkan insanların zihinlerinde, ‘tek- gerçeğin egemen olduğu’ birer dünya kurulmuş olduğunu yaşayarak anlamıştım.

Kurşun sıkar gibi “hakikat” sıkan toplumlar, her şeyden çok, düşünmeyi öldürüyorlardı. Immanuel Kant’ın deyişiyle, bu insanlar “akıllarını kullanma cesareti”ni kaybetmiş, onun yerine, “adam öldürme cesareti”ni ortaya koymuşlardı. Toplumun en küçük hücresi olan aile ortamında, okulda ve kamusal alanın her boyutunda tek-gerçeğin egemenliği hüküm sürüyordu. Kendi kafalarına göre tanımladıkları hak arayışı Kıbrıslı Rum ve Türkleri şiddete sürüklüyor, şiddet de öncelikle düşünme eylemini ortadan kaldırıyordu.

Yine de, insanın düşünme ve akıl yürütme kapasitesinin, her şeye rağmen, yok edilmeyeceğini fark ettim. İlk gençlik yıllarımda, öğretmen ve okulla alay etmek, Türkiye’den yollanmış olan komutanı ve mücahitlerin doluştuğu garnizonu eğlenceli ve ironik bir edayla reddetmek, yani onların gerçekleriyle ile dalga geçerek düşünmeye çalışmak mümkün olabiliyordu. Yıllar sonra, İtalyan Marksist’i Antonio Gramsci’yi yargılayan hakimin, ona mahkeme kararını tebliğ ederken “size 24 yıl düşünmeyi yasaklıyorum” dediğini ve Gramsci’nin 24 yıllık hapishane yaşamında üretken olduğunu büyük bir keyifle okuyacaktım. Tepeden gelen emirlerle düşünme eyleminin engellenmesi pek mümkün değildi.

Evet, daha ilk gençlik yıllarımda ben ve benim gibi pek çok “yaramaz” genç, emirler doğrultusunda düşünmeye karşı çıkarak, tek-gerçekli toplumun kurumlarıyla dalga geçebiliyorduk. Peki ama, bunun kaynağında ne vardı? Bütün baskıcı ve otoriter bir yapının varlığına rağmen nasıl bu noktaya gelebilmiş, nasıl farklı düşünmeyi becerebilmiştik? Aslında, düşünme eylemi öğretilen bir şey değil miydi? Ve bizim üzerimizde düşünme eyleminden uzak durmamız konusunda baskılar yok muydu?

Bu sorunun cevabı basittir: Yaşamak. Hayatın kendisi, “zor” ve “rıza”ya dayalı consesüse rağmen, daha geniş bir biçimde hareket etmemizi zorluyordu. Gerçek dünyanın renkleri, çeşitliliği ve hayatın kendi içinden fışkıran kozmopolitizmi milliyetçi elitlerin kafasındaki tek gerçekli dünyayı her gün bir miktar daha törpülüyordu. Daha sonra Freud’u okuduğumda, buna adına ‘Eros Tribi’ adını taktığını öğrenmiştim. Freud 1932 yılında Albert Einstein’a yazdığı bir mektupta yaklaşan savaşa karşı direnmenin tek yolunun Eros Tribi’nin harekete geçirilmesi olduğunu yazmıştı. Evet, hayatın bizatihi kendi karmaşıklığı savaşan tarafların ‘tek-gerçekli’ dünyalarını ezip geçiyordu.

Getto’de yaşarken tabii ki Freud’un yazdıklarından haberimiz yoktu. Ama gençtik ve delikanlıydık. Getto’da egemenliğini kurmuş olan ve içimizdeki şiddete dönük negatif enerjiyi dışarı çıkaran ‘Thanatos Tribine’ karşı, Eros Tribi kendiliğinden harekete geçmişti. Etrafımızda olup bitenlerle dalga geçerken bir anlamda eleştirel düşünceyi keşfediyorduk. Aslında büyüklerimiz için “huzur bozucu” sayılabilecek şeyler söylüyorduk. Ne var ki, “huzur bozucu şeyler” söylemenin, benim de bir gün huzurumu bozacağını çok geçmeden yaşayarak öğrenecektim.

Getto’da hüküm süren ve içimizi karartan milliyetçi havayı protesto etmek için toplandığımız bir pavyon’da, yüksek sesle okuduğumuz, “Doğu Batı, Gavur Müslim Bir Bana” şarkısından rahatsız olan komutanın, nasıl içeri dalarak bizi kovaladığını hala bugün gibi hatırlarım. Evet, “iktidar” denilen bir şey vardı ve o, Eros’tan pek hoşlanmıyordu.

1974 savaşı bizi Getto’dan aldı ve başka yerlere taşıdı. “yeni evimiz” olarak bize verilen ve aslında bize ait olmayan o eve ilk gittiğimizde, bütün sevinç ve coşkuya rağmen, insanların vicdanlarda “merhamet” duygusunun silinemediğini gördüm. Nihilist düşünür Schopenheur’a bile insanlığın geleceği hakkında “umut” aşılayan o merhamet duygusu, suçluluk duygusuyla karıştığında, insan, her şeye rağmen, gelecek hakkında daha iyimser olabiliyordu.

Lise’den sonra kendimi Almanya’da bulduğumda, barışın ve barışmanın en önemli sebeplerinden birinin “suçluluk-duygusu” kendi kendine itiraf etmiş olmakla ilişkili olduğunu gördüm. Hegel doğru söylüyordu. Kendimizi haklı saymak, ne kadar haklı olursak olalım, hakikatin sadece bir parçasıydı. Dolayısıyla göreceliydi. Bu göreceli hakikate ölümüne bağlı olanlar, trajik bir konuma düşmekten kurtulamazlardı. Trajedi’den çıkmanın yolu ise, “haklı” olduğumuz kadar, “suçlu” olduğumuzun da farkına varmaktı. Bunu, Almanya’nın entelektüel havasını soluyarak öğrendim.

Sadece “haklı” değil, aynı zamanda “suçlu” da olabileceğimizi; sadece “mağdur” değil aynı anda “mağdur eden taraf” da olabileceğimizi kavramak, ancak kendimizi “öteki”nin yerine koymakla mümkün oluyordu.

İlk kitabımı, böylesi kaygı ve entelektüel arayışlar içinde yazdım ve ülkemde egemen olan “tek-sesli-koro”ya katılmayı reddettim. Tabii ki bu kararım iktidar sahiplerinin hoşuna gitmemişti. Böylece, genç yaşımda “hain” damgasını yedim. Nobel ödüllü yazar Amos Oz’un çok güzel ifade ettiği gibi, “değişmek istemeyen ve değişimden korkanların gözünde değişen ve farklılaşan herkes ‘hain’ oluyordu.”

Yıllar sonra, Rum kesiminde Kıbrıs Üniversitesi’nde çalışmaya başladığım zaman, üniversite kütüphanesinden kitaplarımı çıkarmak, hatta beni üniversiteden attırmak isteyen heyecanlı gruplarla karşı karşıya geldiğimde, bilgi üretiminin pek de masum bir şey olmadığını bir kez daha yaşayarak öğrendim. İnsanın kendini eğitmesi ve toplumu ilgilendiren konularda bilgi üretmesi onu zor seçeneklerle karşı karşıya bırakıyordu. Aslında bilimsel çalışmalar kariyer merdivenini çıkmanıza yardımcı oluyordu. Ama sorumlu bir yurttaş olarak, yani entelektüel kaygılarla belli konularda tavır aldığınız zaman hemen iktidarların hışmına uğrayabiliyordunuz. Bu noktada, tercih yapmak zorunda kaldığınızda, eğer iktidardan yana tavır alırsanız akademisyen olarak hayatınıza devam edersiniz ama çok sıradan bir meslek icra etmiş olursunuz. Aslında, iktidar sahiplerinden yana tavır aldığınızda, işinizi de doğru dürüst yapamazsınız. Hemen bazı “kötü alışkanlıklar” edinirsiniz. Edward Said’in dediği gibi, örneğin “fazla politik görünmek istemezsiniz, adınızın oyunbozana çıkmasından korkarsınız, hep bir otoriteden onay almanız gerekir, dengeli, nesnel, ılımlı biri olarak kazandığınız ünü korumak istersiniz, günün birinde bir şeref payesi, bir ödül kapmak istersiniz... Bir entelektüel için bu zihinsel alışkanlıklar tamamen yozlaştırıcıdır”.

Bugün, burada beni son derece onurlandıran bu ödülü alırken Edward Said’in uyarılarını, kendime bir kez daha hatırlatmayı gerekli görüyorum. Bu ödülü aldıktan sonra da “uslu çocuk” olmayacağım. Edward Said’in bahsetmiş olduğu “kötü alışkanlıklar”dan ve iktidar sahiplerine yakınlığın getirdiği nimetlerden uzak durmaya çalışacağım. Hayatımın bundan sonraki evresinde aynen Voltaire’in gösterdiği yoldan giderek “huzur-bozucu” biri olmayı sürdüreceğim:

“Le secret d’ennuyer est de tout dire”. Yani, “Huzur bozucu olmanın sırrı, huzur bozucu olan kişinin her şeyi söylemesidir.” Voltaire’in üzerinde durduğu bu özellik, benim için iyi akademisyen olmanın ‘vazgeçilmez’ şartlarından biridir. Voltaire’i biraz değiştirerek okursak, “iyi bir akademisyen, her şeyi korkmadan söyleyebilen bir insandır.”

Sayın Büyükelçi, size ve Fransa’ya teşekkür ederim. Ayrıca bugün burada bulunan herkese teşekkürler

Doç. Dr. Niyazi Kızılyürek

(Fransız Hükümeti’nin verdiği ‘Bilimsel Çalışmalar Dalında Şövalye Nişanı’ ödül töreninde yaptığı konuşma, 27 Ocak 2006, Lefkoşa)

-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

    Niyazi Kızılyürek:

“Kendilerine yapılanları ‘unutmamak’ta direnen ama, kendi yaptıklarını hiç ‘hatırlamayan’ iki toplum.”

 

Dünyaya geldiğim 1959 yılı, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin doğum yılan rastlar. Doğduğum köy, Bodamya köyü, yüzyıllar boyunca Müslüman ve Hıristiyan Kıbrıslıların birlikte yaşadığı köylerden biriydi. Büyük çoğunluğu köydeki çiftliklerde çalışan köylüler, 20. yüzyılın ortalarına kadar milliyetçilik olgusundan uzak, geleneksel değerlere bağlı bir yaşam sürdürüyorlardı. Neredeyse herkesin Türkçe ve “Rumca” olmak üzere iki dilli olduğu Bodamya köyünde, Türk ve Helen sözcükleri yakın geçmişe kadar kullanılmıyor, kullanıldığı zaman da siyasi bir anlam içermiyordu. Köylüler, Hıristiyan ve Osmanlı/Müslüman olarak birbirlerinden ayrılıyorlar, yan yana bulunan cami ve kilisede ayrı ayrı ibadet ediyorlardı ama din, hiçbir zaman gerilim yaratan bir olgu olmamıştı. Tam tersine, birbirlerinin dini bayramlarına, saygı duymanın da ötesinde, dayanışmacı bir anlayışla katılıyorlardı. Örneğin Hıristiyanlar kendi bayramlarını kutladıkları zamanlarda Müslümanlar, Hıristiyanların da işlerini üstlenerek onlara bayramlarını rahatçı kutlama olanağı sunuyorlardı. Kuşkusuz Hıristiyanlar da Müslümanlar için aynı şeyi yapıyorlardı. Bu dayanışma sadece bayramlarda değil, durum ne zaman gerektiriyorsa tekrarlanıyordu. Hastalık ve kasabaya inmek gibi bir durum söz konusu olduğunda, komşular birbirini destekliyor, örneğin sürülerini birbirlerininkine katarak hayatı kolaylaştırıyorlardı. Köylüler, doğumda, düğünde ve ölümde birlikte oluyorlardı. Bu milliyetçilik öncesi dünyada aslolan hayatla baş etmekti…

 

Köylülerin yaşamının tam tersine, şehirliler çoktan moderniteyle tanışmış, hayatla baş etmenin ötesinde, başka başka “yüksek anlamlar” keşfetmişlerdi. Şehirlerde yaygınlaşan okul eğitimi, dil, din gibi unsurları yeniden anlamlandırıyor ve bunları “ulus”un hizmetine sunuyordu. Köylerdeki premodern “doğal durum”un tersine, şehirlerde “tarihsel durum” ön plana çıkmayı başarmıştı. Ve zaman milliyetçilik zamanıydı. Başta aydınlar olmak üzere, dönemin “muallimleri” durumsallıktan siyasi “mukadderat” üretiyor, dil ve din gibi kavramlara “ulusal öz” dolayısıyla “Ulusal gelecek” gibi “derin anlamlar” yüklüyorlardı. Moderniteyle gelen milliyetçilik, Hıristiyan ve Müslümanları, Helenler ve Türkler olarak siyasi özneye dönüştürüyordu. Artık yeni bir “biz” ve “onlar” ayrımı vardı. Önceleri şehirlerde orta çıkan bu ayrım, giderek, yine modernitenin açtığı yollardan köylere kadar uzanacaktı. Yeni yeni çizilmeye başlanan modern “zihinsel sınırlar”, giderek toplumsal alanları yeniden düzenleyecekti. Kilise ve camiler, dinsel ibadetin ötesine geçerek, “siyasi ibadet” mekanlarına dönüşecek, köy meydanlarında kahvehaneler, etnik kökene göre, yan yana yer almaya başlayacaktı. Arif Hasan Tahsin’in söylediği gibi, “köyden çıktıkça insanlar, Lefkoşa’da başlayan Türklük/Rumluk tartışmalarıyla yüzleşecekler ve bir başka dövüşeceklerdi artık. (…) İçki masalarında daha az bulaşacaklar, birbirlerine daha az gideceklerdi. Ve birbirleriyle dalaştılar mıydı, civar köyler koşacaklardı taraf olanların yanına. (…) Götürüldükleri yere götürüleceklerdi hızla.”

 

Bodamya köyünün ve köylülerinin kaderi pek farklı olmadı. Giderek okuma-yazma öğrendiler, gazete okumaya, radyo dinlemeye başladılar. Modernitenin nimetleriyle “ulusun muallimleri” köye ulaştıkça, “doğal cemaat” yerini, “muhayyel cemaate” bırakmaya başladı. Direnmeyi biraz denemişlerse de, sonunda “taraf” oldular ve köylerini EOKA ve TMT’den korumak için kurdukları “ortak komiteleri” dağıtarak kendilerini EOKA ve TMT üyeleri olarak buldular…

 

Kıbrıs Cumhuriyeti, böyle bir ortamda kurulmuştu. Ancak, “yurttaşsız cumhuriyet”, kısa süre sonra başlayan etnik gruplar arası çatışmalarla sarsılmaya başlamıştı. Sonunda ailemle birlikte, 1964 yılında göç etmek zorunda kaldık. Yıllar boyunca birlikte yaşayan köylüler şimdi birbirini koruyamıyor ev en ufak bir dayanışma örneği bile sergileyemiyorlardı. Çünkü milliyetçilik, merhamet duygusun tahrip etmişti. Daha doğrusu merhamet duygusu “millileştirilmişti!” “Rumlardan korunmak üzere” göç ettiğimiz Türk köyü Luricina pek çok açıdan ilginç bir köydü. Son derece milliyetçi olduğu söylenen bu köyde insanlar Türkçe değil, “Rumca” koşuyorlardı. Önceleri Rum/ Türk karışık olan bu köyden Rumlar ya ayrılmış ya da kovulmuşlardı, ama dilleri kalmıştı. Hatta 1930’lu yıllarda köy papazını katlettikleri için idam cezasına çarptırılan Türkler, infaz esnasında Rumca olarak Meryem Ana’yı “yardıma çağırmışlardı”. İngiliz Vali bu durumu kayıtlara düşürken şaşkınlığını gizleyememişti. Aynı köyden insanlar, 1965 yılında resmi Türk tezi olan “Taksim”e karşı mücadele eden ünlü Türk solcu Derviş Ali Kavazoğlu’un katlederek “milliyetçiliklerini” bir kez daha kanıtlamışlardı ama, nedense bu köyde Türkçe konuşulmuyordu. Bu yüzden 1960’yı yıllarda kurulan “Mücahit Ordusu”nu eğitmek üzere Türkiye’den gelen komutanını yaptığı ilk iş, “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyası başlatmak olmuştu. Hatta kahvehanelerde asılan ilanlarda, konuşulan her Rumca kelime karşılığında para cezası ödeyeceği yazılı olduğundan, kalabalık köy meydanı, zaman zaman sessizliğe gömülüyordu. Benim kuşağım kapalı Türk gettolarında, “bin gavur kellesi de kessem, bu kin benden vallahi de gidemez” şiirleriyle büyürken, gettoların dışında, süratle kalkınan, Ada’nın gerçek sahibi onlarmış gibi davranan Kıbrıslı Rumlar, kendi yaşamlarına devam ediyorlardı. Kıbrıslı Türklerin durumuyla ilgili en küçük bir kaygı taşımadıkları gibi, yıllar sonra yaptığım çeşitli söyleşilerde, böyle bir şeyin hafızalarında da olmadığını anlayacaktım.

 

1974 yılında “her şey” değişti. Makarios’a karşı girişilen darbe sonrasında Türkiye Ada’ya askeri mücadele düzenleyerek Kıbrıs’ı coğrafi olarak güney ev kuzeye böldü. Ada’nın dört bir tarafına dağılmış bir şekilde yaşayan Kıbrıslı Türkler, bayram havası içinde Kıbrıs’ın kuzeyine toplandılar. Kıbrıslı Rumlardan  mülkü “ganimet” bilerek “ulusal zafer” sarhoşluğuyla “yağmalarlarken”, Kıbrıslı Türklerin sergilediği duyarsızlık, daha önce, Kıbrıslı Rum “hemşerilerin”in gösterdiği duyarsızlıktan hiç de farklı değildi. Milliyetçiliğin hiçbir etik kural tanımadığını, galiba, o zaman anladım. Milliyetçiliğin aklı, sana yapılmasından hoşlanmadığın her şeyi başkasına yapmayı haklı çıkaran “aklamacı” bir akıldı. Kısır bir döngü içine yuvarlanan Kıbrıs’ta, kendi haklılığından hiç şüphe duymayan iki milliyetçi toplum oluşmuştu. Birbirlerini “aynı günahı” işlemekle itham eden, seçici hafızalarla donatılmış, kendilerine yapılanları “unutmamak”ta direnen ama, kendi yaptıklarını hiç “hatırlamayan” iki toplum.

 

Kıbrıs Üniversitesi’nde (Güney Kıbrıs) öğretim üyesi olarak çalışmaya başladıktan sonra milliyetçilerin birbirlerine ne çok benzediklerini yaşayarak görme fırsatına kavuştum.  Aynı savunmacı tutumlar, aynı ön yargılar ve en önemlisi kendisiyle yüzleşmekten çekinen ve bunun her türlü komplo teorisini uyduran milliyetçi aydınlar. Aynı olduklarını, bir tek kendileri bilmiyorlardı. İnsanların bir şeylerin farkına varmasından korkan politikacılar ve kurdukları propaganda sistemleriyle “sınır”ın iki yanında benzer şeyler söyleyen aydınlar, sürüp giden karşılıklı suçlamalar ve “siz” “biz” kavgaları, bireyleri adeta “çatışan kabileler” dünyasında “kabileler”den birini seçmeye mahkum ediyordu. Böyle bir tercihte bulunmayı reddedenler, benzer histerik tepkilerle karşılaşıyorlardı. İki toplumu birbirinden ayıran çizginin etrafında oluşan “Ara Bölge”, daha uygun bir ifade ile “No mans land”, eleştirel düşünceye açık Kıbrıslıların adeta “sürgün” edildikleri bir “alan”a dönüştü. Milliyetçiliğin “aklamacı” aklını sorgulayan eleştirel düşünce, toplum dışına sürülüyor ve “sınır boyları”na kovalanıyordu. Ya o yana, ya bu yana…

Niyazi Kızılyürek

(Milliyetçilik Kıskacında Kıbrıs)

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

“Aralık 1963’te silahlar patladı… Cumhuriyet; ‘Enosis’ ve ‘Taksim’ uğruna ‘kurşuna dizildi.’”

 

Dünyaya geldiğim tarih Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluş tarihine rastlar. Yani, Cumhuriyetin ilk “yurttaş”larından sayılırım. Ben daha bir haftalık bebek iken Cumhurbaşkanı Makarios ve Cumhurbaşkanı Vekili Dr. Küçük makamlarına seçilmiş, (1959 Aralık) göreve başlamayı bekliyorlardı. Şanslı bir çocuk sayılırdım. Ne de olmasa “barış” ve “cumhuriyet çocuğu” olarak dünyaya gelmiştim. Ayrıca ben doğmadan kısa bir süre önce babam, Kıbrıs Türk geleneklerine uygun olarak erkek tarafının yapması gereken evi yeni bitirmiş, pırıl pırıl bir evde doğmuştum. Komşularımızın çoğu Kıbrıslı Rum’du. Doğduğum köy birçok açıdan ilginç bir yerdi. Milliyetçilik-öncesi zamanlarda insanlar “doğal” bir dayanışma içinde yaşıyordu ve hemen hemen herkes iki dilli idi. Çoğu fakir olan ve köydeki çiftlik ağalarının yanında çalışan bu insanlar Türkçe ve Grekçe konuşuyor, kimliklerini de yaptıkları iş, yaşadıkları yöre ve inandıkları dinlerden alıyorlardı. Dini kimliklerinde bir “melezlik” olduğu dikkatlerden kaçmıyordu. Cami ile Kilise’ye aynı rahatlıkta girip çıkıyorlardı. Civar köylerde bulunan Kutsal (Agios) Şahsiyetlerin mabetlerine birlikte gider, adaklar yakıyorlardı. Birbirleriyle evlenmekten veya beraber yaşamaktan kaçınmak için özel bir çaba içine girmiyorlardı. Bu yüzden de küçümsenmeyecek oranda karışık evlilik vardı köyümüzde. Örneğin benim akrabalarım arasında adı “Dimitris” olanlar da vardı. Hatta belli bir yaşa geldikten sonra bu “Dimitris”in kim olduğunu merak edecek ve akrabamsa adının neden “Dimitris” olduğunu öğrenmek için epeyce çaba sarf edecektim. Sonunda, nenemin erkek kardeşi olduğunu öğrendim ve kendisini daha sık ziyaret etmeye başladım. Ne var ki, modernleşmeyle gelen eğitim, basın-yayın organları, çiftliklerde ömür tüketen bu Hıristiyan ve Müslüman nüfustan Türkler ve Helenler “yapmaya” başlayınca, din ve dil gibi toplumsal özelliklere “milli gelecek” gibi siyasi misyonlar yüklenecekti. Ve ortak bir “milli gelecek” tahayyülü oluşmadığından, geleneksel olarak köy ahalisini bir arada tutan “assabiya” (bağlar) çözülüyor ve onu yerine yavaş yavaş “dindaş” ve “soydaşlar”la sınırlı olan “milli dayanışma” yükseliyordu.

 

Bodamya köyünün “melez” ahalisi de artık tercih yapmak ve “tarafını” belirlemek zorundaydı. Ezelden beri varolan karma kahvehaneler yeniden düzenleniyor, çiftliklerde çalışan ırgatların uğradığı ve dinlenmek için zeytin ve kuru bakla eşliğinde zivana içtiği kahvehaneleri şimdi “Türk” ve “Rum” kahvehaneleri olarak yeniden düzenleniyordu.Kıbrıs modernleşiyor ve modernleştikçe de kamusal alan etnik iç-sınırlarla yeniden düzenleniyordu. Giderek “milli gelecek” “dünyevi gelecek” endişesinden daha önemli hale geliyordu. Oysa Bodamya sakinleri çok uzun yıllar birbirleriyle dayanışma içinde yaşamışlardı. Paskalya, Noel, Şeker ve Kurban Bayramı gibi dini günlerde birbirlerine yardımcı oluyor, kimin bayramı varsa, sürüsünü diğer inanç grubundan kimselere teslim ederek, tatil yapıyordu.

 

Önce EOKA örgütünün ardından da TMT’nin ortaya çıkması köylüleri de etkisi altına alacak ve “milli gelecek” çatışması iyice sarpa saracaktı. Köylüler milliyetçi örgütlerin etkilerinden kendilerini korumak için son bir çaba sarf ederek köylerini “yabancılardan” korumak için geceleri köy etrafında birlikte nöbet tutsalar da, bu, kısa ömürlü bir girişim olacaktı. Sonunda, köy etrafında birlikte nöbet tutan köylüler, gün geldi kendilerini EOKA ve TMT’nin üyesi olarak buldular ve bir zamanlar fakirliğin birleştirdiği insanlar, şimdi artık karşılıklı güvensizlik içinde birbirlerine şüpheyle bakmaya başladılar.

 

Kıbrıs Cumhuriyeti kurulduğunda Bodamya köyünün sakinleri gibi Cumhuriyetin yurttaşları da “milli gelecek” kaygısıyla çatışan iki ayrı etnik grubun üyesiydiler artık. Kıbrıs devletinin kuruluşunu her iki toplumun liderleri de “barış ve kardeşlik” gibi laflar ederek selamladılar. Makarios “adanın Batı ile Doğu’yu ve Kuzey ile Güneyi birleştiren ‘altın bir köprü’” olacağından dem vuruyor, Dr. Küçük ise “iyi niyetli işbirliğinden” söz ediyordu. Oysa Kıbrıs’ta çok sık görüldüğü gibi, sözlerle niyetler arasında uçurumlar vardı. Kuruluş kutlamaları biter bitmez liderler “görevlerini” tamamlamanın gönül rahatlığıyla kısa sürede “devlet adamı üniformalarını” çıkararak, ait oldukları etnik grubun “milli geleceğine” yönelen “milli önder” kıyafetlerini giymişlerdi bile. Yer altında yapılan silahlı hazırlık kadar, yer üstünde sürdürülen diplomatik yarış ve günü birlik kavgalar Kıbrıs Cumhuriyeti’ni kısa sürede altüst etti. 1963 yılının Aralık ayında silahlar patladı ve Cumhuriyet, “Enosis” ve “Taksim” uğruna “kurşuna dizildi.”

 

Enosis, 20. yüzyılda yükselen Helen milliyetçiliğinin dinsellikle taçlandırılmış siyaset projesiydi. Kilise’nin başını çektiği bu akım, Aydınlanma ve Liberalizm gibi fikir akımlarının ürettiği değerlerinden uzak, dinsel-milliyetçi bir söylem olarak kurgulandı ve bu yüzden de “asla” pazarlık konusu yapılamazdı. Uğruna yeminler edilen bu “kutsal değerden” geri adım atmak “idris” (ifrata kaçmak) olarak algılanıyordu. Taksim, Kıbrıs’ta Türk milliyetçiliğinin Enosis’e tepkisinden ve İngiliz sömürgeciliğinin “böl-yönet” politikalarından doğan ve milliyetçiliğin giderek “din”e dönüştürdüğü bir siyaset projesiydi. Taksim’e bağlılık da yeminlerin refakatinde “kutsal bir bağlılıktı”.

 

Sonuç olarak, Kıbrıs Cumhuriyeti doğar doğmaz “dinsel milliyetçilik” ile “din olarak milliyetçiliğin” kıskacına sıkışmıştı. En önemlisi, kendini koruyabilecek hiçbir “kutsal” değere sahip değildi. Ne bayrağına saygı duyuluyor, ne de milli bir marşı olsun isteniyordu. Üstelik yurttaşları da ona sırt çevirmişlerdi. Devleti yönetmek üzere göreve gelen seçilmişler ise, devlete bir “hilkat garibesi” gibi bakıyor, onu, “Yunan ve Türk uluslarının Kıbrıs’ta yaşayan soydaşlarını annelerinden ayıran bir kötülük kaynağı” sayıyorlardı. İki tarafın yöneticilerinin mutabakat kaldığı nadir konulardan biriydi bu. Tam da bu yüzden, Başpiskopos Makarios “anlaşmalar bir devlet yaratmıştır bir ulus değil” deyip Kıbrıs devletini küçümsediğinde, onunla ilk hemfikir olan Rauf Denktaş olmuştu. Denktaş’a göre, “Makarios doğru söylüyordu…”

 

Niyazi Kızılyürek

(Kıbrıslı Türklerin Zor Yılları (1964-1974), Bireysel Bir Tanıklık



Tarih: 6 ŞUBAT PAZAR (2011)

Saat: 18.00

Mekân: LİVANE

(Osmanağa Mahallesi, Osmancık Sokak, No: 11, Kadıköy/İstanbul)

(0216 414 40 96)

info@livanepub.com

http://nehirmuhabbetler.blogcu.com

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !