“Roman Olsun” (Sulukule ve Dünya Romanları)

sezai sarıoğlu ile nehirmuhabbetler

 

Konuklar:    Şükrü Pündük (Sulukule Roman Kültürünü

Geliştirme ve Dayanışma Derneği Başkanı)

Derya Nüket Özer (Sanat Tarihçisi, Yeditepe Üniversitesi GSF Öğretim Görevlisi)

Bir Konu:    “Roman Olsun” (Sulukule ve Dünya Romanları)

Dünyalıların Tersi Düşyalılar

         (Çiçeklerden ve Romanlardan Zarar Etme(me)k)

 

ÇİNGENELER

“Karanlık yağmurlar gibi dağılmışlar/ sıcaklarda/ ne dua edecek kiliseleri var/ ne de savaş duyuracak devletleri/ başkaları için kılıç yaptılar/ kendilerine salt yalnızlık türküleri söylediler/ içlerinden en iyi türkü söyleyeni/ seçtiler padişah kendilerine” (Radovan Pavlovski/ Makedonya, Çeviren: Necati Zekeriya)

 

Romanlarla diğer halkların tarihsel ve gündelik ilişkileri “ötekileştirme” ötesinde bir algı üzerine kuruludur. Halkların birbirlerine karşı kullandıkları “ötekileştirme” kavramı Romanlar söz konusu olunca “en öteki” hatta “öteki dışılık” mertebesine yükselir. Hal böyle olunca hayatın bizleri Romanlar üzerinden sınadığı ve suçüstü yaptığı günlerde imgelerimizin ve gerçeklerimizin sağlamasını yapmak tarihin emri siyasetin kavlidir. Yıllar önce, Ayancık’ta yaşayan Kafkas halklarından bir kavmin Romanlar için “Hiç insan!” anlamına gelen bir deyim kullandıklarını söylediğinde şaşırmıştım. “Hiç insan”, edebiyat açısından çok katmanlı bir imge olarak çarpıcı hatta ezber bozucuydu. Ne var ki, imgeden hayata geçip, kavimlerin birbirleriyle ve Romanlarla kurdukları ilişkilere baktığımızda, “Hiç insan!” sözcüğüne yüklenen tarihsel ve güncel anlam çok dramatikti. Somut olarak var oldukları halde Romanları tarih, toplum ve dünya dışı algılayan “Hiç insan! Yok insan!” aklının ve pratiğinin gerçekte tüm dünyalılar için geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Onlar dünyalılar için, “bir varmış” değil “bir yokmuş”turlar. (Can Yücel’in “Bana bir varmış… de/ Bir varmış bir yokmuş, deme/ İçime dokunuyor” dizelerini anımsayalım…) Onların zorunlu/sorunlu olarak “varmış!” gibi algılanmaları insan yalanlarının parçasıdır.

 

                           Romanlar üzerinden yeni bir linç ve “tehcir” dalgasının örgütlendiği günlerde imza kampanyaları, “Hepimiz Romanız” sloganları gereklidir ama tarihi de güncelliği de kurtarmaya yeterli değildir. Devletlerin, resmi tarihlerin Romanlara bakışını eleştirmek nasibimiz olsun ama orada kalıp kendimizi aklamak bizden uzak olsun. Kişi başına düşen zulmün ve devlet miktarının en yüksek olduğu bir ülkede yaşayan muhalifler Romanlarla ilişkilerini yeniden tarif etmelidir. Kürtlerin, Alevilerin, muhtelif muhaliflerin hemen şimdi Romanlar için de söylemeleri ve eylemeleri tarihin emri siyasetin kavliyken sokaklara dökül(e)memeleri bir yanıyla elbette tarihsel-siyasal mecalsizlikle ilgilidir. Bu paradoksal ve ironik “tutukluk!” aynı zamanda bilincimizde ve bilinçaltımızda, duygusal ve siyasal bagajlarımızda yüklü sistem içi alışkanlıklarımızın da ürünüdür. Kendi varoluşları için dilleniş ve direniş geleneği yaratan, tarihin ve büyük insanlığın vicdanına kayıtlanmak için Romanlara yapılan bu zulme karşı çıkması gereken Kürtlerin, Romanlara yapılan bu “mini tehcir” anında Diyarbakır’da karşılık vermemeleri, her gelenekten sosyalistlerin, feministlerin, anarşistlerin özetle bizim mahallenin çocuklarının “Teoride doğru söyler! Pratikte şaşar!” hali “akıl tutulması” ötesinde bir dert değil midir? Tarih, geleneksel algımızla hesaplaşmamız gereken Çingeneler Zamanı’nı önümüze koymuştur. Alışkanlık yaratan ve bilgeliğimizi ve sahiciliğimizi tüketen bu algı biçimi değiştirilmez ise devletin, resmi tarihin, ırkçı-milliyetçilerin bizleri Romanlar üzerinden de yeneceklerini söylemek mümkün. Daha da trajiği, hayatın bizi Romanlar üzerinden yenmesi, kendi oyunumuzla kendimize yenilmemizdir. O halde, Romanların ve çiçeklerin yüzüne bakacak, kalplerini kırmayacak yeni bir söylem ve eylem gereklidir. Demem o ki, Romanlardan, çiçeklerden, özgürlüklerden zarar etmek, teorik bir zararın ötesinde, somut olarak, hayattan, düşlerimizden, çiçeklerden, aşklardan ve devrimden zarar etmektir… Hal böyle olunca bir avuç muhalif dışında kitlesel olarak Romanların başına gelenlere ilişkin yeterli tavır alınmaması “diyalektik rastlantı!” olarak okunamaz. Bazı Romanların değişik zaman dilimlerinde, devletin veya sivil kötülerin kışkırtmalarıyla, Kürtlere ve diğer muhaliflere karşı “harçlık!” makamıyla kötülük dayanışmacıları saflarında konumlandırılmaları onların imgesini sevmenin ama kendilerini sevmememin delili olamaz. Böyle bir algı gerekçeli zarardır. Bir terslik olan bu algı biçiminin muhalif aklın ve pratiğin içine sızması (veya zaten içinde olması) salt “çifte standart” olarak okunamaz. Teorik olarak onları sevmemize karşın daha derinde, bilinçaltında Romanlar algısına ilişkin yapısal bir mesele atlanamaz. İlginçtir, dünyalılar Çingeneler Zamanı filmini severler, filmin müziğiyle bir durumdan bir duruma geçerler, filmden çıkışta gerçek bir çiçekçi veya toplayıcı Roman ile temasları ise gerçekte “hiç insan!” algısına bağlı olarak hiç’tir. (Bu yazıda “hiç!” sözcüğü, kavramı, imgesi olumsuz olarak kullanılmaktadır. Hayatta başka ve güzel “hiç!”ler de vardır. Neyzen Tevfik boynunda ömrü boyunca “hiç” yazan muska/kolye taşırmış. Güzel hiç!..)

 

İlk tahlilde “teorik/imgesel” olarak sevsek de, Romanlar son tahlilde dışsaldırlar hayatlarımızda. O bir çiçekçidir; çiçeklerle, düşlerle, aşklarla aramızda an’lık, geçici arabulucudur. Tüm temasımız o kadardır; sürekliliği yoktur. Çünkü süreklilik onları üstlenmek demektir. Muhalifler onları teorik olarak üstlenirler, ama pratikte şaşarlar! Onları, aşklarımıza, sevinçlerimize yardım yataklık olarak algılamak hem kolayımıza hem de işimize gelir. Çiçekleri aldıktan sonra onları pratik olarak unuturuz. M. Cevdet Anday’ın “Unutmak kuşlardır” dizesinden el alarak söylersek; Romanlar unutulmak için vardır. Onları hatırlamak ve hatırlatmak, çiçekler kadar hatırlarını sormak, dışlanan esmerliği üstlenmektir ki işimize/düşümüze gelmez. Oysa Can Yücel’in, “Yani Diyalektik/ Aleyhistanda yeni bir lehçe” olmak dizelerindeki anlamı Romanlarla da zenginleştirmek mümkündür.

Türkçenin usta şairlerinden Edip Cansever’in, “Bir Çiçek Sergicisi Der Ki” şiirinde “Ruhi Bey benden çiçek alırdı/ Çiçek alanları iyi bilirdim/ Ruhi Bey de çiçek alırdı/ nedense benden alırdı/ Çünkü ben çiçekleri çok biçimli tutarım” dizelerini de muhabbete dâhil edelim. Romanlar, dans ederken bedenlerini ve ruhlarını, çiçek satarken de çiçekleri ve ellerini biçimli tutarlar. Romanların insanlarla ilişkilerinin biçimleri için değişik anlamlandırmalar yapılabilir ne var ki konumuz açısından asıl sorun özellikle de muhaliflerin çiçekleri biçimli tutup tutmadıklarının sorgulanması gerektiğidir. Özetle muhaliflik evvel-ahir, doğayla, insanla biçimli ilişki kurmaktır. Biçimli konuşmak, biçimli örgütlenmek, biçimli sevmek, biçimli âşık olmak… Birbirimize devlet olmalarımızın biçimsizliğinin delilleri sayılamayacak kadar çoktur… Devlete yenilenlerin birbirlerine devlet olması hallerini bir yana koyup konumuza dönersek; tarihin ve coğrafyanın merak ettiği şey Romanlarla ilişkilerimizi esasta ve usulde, teoride ve pratikte, kavramda ve imgede biçimli kurup kurmadığımızdır. Tarihsel ve mitolojik olarak Çingene Laneti’nin anlamları bir yana, bu “biçimsizlik”, bu “akıl tutulması” tersinden bizlerin Romanların lanetine uğramamızla bile sonuçlanabilir. Bazı kavimlerin “avare” ve “Gurbet” olarak da adlandırdığı Romanlar bizlere;“Ey dünyalılar! Yeryüzünde sonsuza dek avara kasnak gibi kendi derdinize yanarak dolaşıp durun!” diyebilirler… Tarih, bu coğrafyadaki insanları ve muhalifleri bu kez de Romanlar üzerinden suçüstü yapıyorsa, çiçekleri dizimize koyup düşünmeliyiz, desem, bulunur mu bir işiten...

 

(Muhabbetin burasında devlet dersinde öldürülen Sabahattin Ali’nin cümleleri yolumuzu kessin: “Siz sevemezsiniz adaşım, siz şehirde yaşayanlar ve köyde yaşayanlar; siz, birine itaat eden ve birine emredenler; siz, birinden korkan ve birini tehdit edenler... Siz sevemezsiniz. Sevmeyi yalnız bizler biliriz. Bizler: Batı rüzgârı kadar serbest dolaşan ve kendimizden başka Allah tanımayan biz Çingene'ler. Dinle adaşım, sana bir Çingene'nin aşkını anlatayım.”)

 

Romanlarda peşrev olmaz ne çıkarsa yalan!

 

“Babam ki, Yalan, gerçekten de daha gerçekoğlu gerçektir derdi…” (Can Yücel,)

 

Dünyalıların Romanlarla kurduğu ilişki külliyen “imge” ilişkisidir. Dünyalılar, Romanları değil imgelerini severler. Bu yabancılaşmanın kaynağını kendimizde de aramak devrime dâhildir. Yabancılaşmaya içkin, bir başka şeyden söz ediyorum; “yalan…” Romanların bizlere sundukları “yalan” kadar bizlerin Romanlara sunduğumuz “yalanlar”, çok katlı bir okumayı gerektirecek bir sorunsal. Can Yücel gibi söylersek, nasıl “Ağaç kuşa, kuş ağaca kayıt” ise Romanlar da gönüllü ve meccani olarak yalana kayıtlı bir kavimdirler. Hikâyelere, kendileri inanmadıkları halde dünyalıları inandırmak istedikleri fallara, küçük tiratlara ve hatta gündelik yaşamda küçük sataşmalara dönüşmüş güzel ve “doğru” yalanlardır bunlar… Ama bu “yalan tiyatrosu” karşılıklıdır, onların karşısında dünyalılar da oyunun bir parçası olarak taammüden “yalan”a kayıtlanırlar. Dünyalılar kendi yalanlarını onlar da temize çekmenin ehlidirler. Bu “yalan” alışverişinde aşkların, çiçeklerin arabululucu veya tanık olmaları sonucu/gerçeği değiştirmez… Bu açıdan Ayşegül Devecioğlu’nun “Ağlayan Dağ Susan Nehir” romanının içinde temel bir ana fikir olarak geçen “yalan”, “Yalan tiyatrosu” söylemine bağlı dilin işaret ettikleri, zengin alt ve üst okumalara zemin hazırlar. (“Hikâye anlatmayı ondan öğrendim. (…) Anlattıklarının çoğu yalandı.” (Ayşegül Devecioğlu, “Ağlayan Dağ Susan Nehir”) Düşyalı Romanların yalanların çoğu gezici, geçici, dünyalıların yalanları ise mülke, tabuya ve tapuya dönüşmüş yerleşik ve kalıcıdır. Ne var ki, kimi zaman devlet zorlarıyla Romanların yerleşik hale geldikleri ve artık bir şehrin bir evin içinde de yeniden kendini ürettikleri ve yalanlarının da buna ayak uydurduğu da doğrudur. (Metin Altıok gibi söylersek, en yerleşik Roman bile “yerleşik yabancı”dır…)

 

(“Orada doğmam tesadüf olsa da ailemizin kökleri çok eskiden beri bu şehirdeydi; Çingene kadının yalan tiyatrosunun kadim sahnesinde…” (Ayşegül Devecioğlu, “Ağlayan Dağ Susan Nehir”)

 

“Yalan”, an’da ve süreç’te bir kadim Roman geleneğidir. Romanlar, huylandığı an’da çat kapı yalan hevesini kuşanır çünkü (s)avunma mekanizması onun kadim çaresidir. Bu, Melih Cevdet Anday bir şiirinde açık denizlerde zamana rastlayan martının kanatlarından huylanıp denize inmesine benzetilebilir. Romanlar da, dünyalılara rastlayıp huylandıklarında yalana inerler. Bu onların mekân ve zaman kurgusunu değiştirme tiryakiliğidir. Düş kurmaca ile şaşırtmak, bir tür “fala, çiçeklere, işaretlere bak” yaparak oyalama yaparak zaman kazanma hali... Bir anlamda, gerçeklerin arkasından tasarlanmış ve hikâye edilmiş yalanlarla dolanıp gerçeğin gerçek olmasına dair şüphe yaratmak… Ama tam da bu nokta, çoğu kez Romanların aleyhine de işler. Dünyalılar onların sözcüklerinden şüphelenmek bir kenara bizzat kendilerinden şüphelenerek onları “şüpheli şahıs!” durumuna düşürürler. En uçta Nazilerin uygulamaları olmak üzere tüm Roman tarihi, dünyalıların onlardan şüphe etme tarihidir… Romanlar dünyalıların bu dünyevi şüphelerine, yalanları hikâye ederek, sözü gerçeklerden saptırarak karşılık verirler. Bu şüphe yüzendendir ki kimi dünyalılar onların Roman olup olmadıklarını anlamak için, damaklarında mühür gibi leke olup olmadıklarına bakarlar. (“Çingenelerin damağında leke vardır. Mühür gibi!” Ayşegül Devecioğlu)

Hiçleştirme, dışarlıklı kılma, dışımızdan biri olarak görme halinin tarihsel, siyasal nedenleri bir yana, dünyalıların Romanlarla kurdukları geleneksel veya modern ilişkilerin yabancılaşmanın sonucu ezel-ebet “yalan” olması düşlerin, eşyanın, doğanın tabiatına aykırı olsa verili dünyanın ve dünyalıların doğasına uygundur. Dünyalıların Romanları değil imgelerini sevmeleri bu yalanın, yabancılaşmanın etik hatta estetik bir parçasıdır. Onların manalarını, mecazlarını sevip maddelerini, varlıklarını sevmeme hali en eski mesleğidir insanların. Romanlar, insanların imgeleminde romantik bir hal olarak, özgürlüğü, sınırsızlığı, devletsizliği, çiçekleri ve şarkıları imlerler. Sürekli yollarda olmayı, yolun, yolculuğun ve yolcunun bilgisini ve bilgeliğini içerirler. Öte yandan Romanlar, insanlara ulaşamadıkları imgeleri, ütopyaları hatırlattıkları için kendinden menkul bir kıymete ve müjdeye denk düşer. Bu sorunlu algı içinde, pek azı dışında muhalifler de Romanları değil nihilizm ve özgürlük ile ilişkilendirdikleri için imgelerini severler. Şehir ve dil efsanesi olarak dolaştırılan, Roman dilinde gelecek zaman fiilinin olmayışı, onların şimdiki zamana kayıtlı olmaları rivayeti gereği gelecek zamanı hiçlemelerine özenilir… Ne var ki, bu imge sevicilik sorunlu, yabancılaştırıcı bir ilişki ve sevme biçimidir… (Turgut Uyar’ın, “Sevgim acıyor” dizeleri de dâhil olsun muhabbete.)

 

Makedonyalı Roman şair N. Nedjo Osman’nın “Çingene olmak kolay değildir” dizeleriyle ilerleyelim. Kolay olmak ne kelime, dünyanın en zor hallerinden biridir Roman olmak. “Sormazlar asla neden şarkı söylediğimi/ Sorma/ Keyfim nasıl.” Dünyalıların onların neden şarkı söylediklerine, neden çalgı çaldıklarına, devletsiz, ordusuz olduklarına ilişkin en küçük merakları yoktur. N. Nedjo Osman’ın “Çalgı çalıyorsam, keyfimden değil/ Kurtları uzak tutmak için/ Sersemletmek için onları” dizelerini yeni anlamlandırma olanağı olarak da okumak gerekir. Onlarla ilişkilerde de ilk ve son tahlilde bir karşılıklılık söz konusudur. Karşılıklı bir oyundur, karşılıklı bir yabancılaşmadır bu. Ne var ki, Romanlarla temas eden insanlar, bu temastan, bir başka oyun çıkarırlar: İmge tiyatrosu…  İnsanların çiçeklerin karşısında Roman ve çiçek taklidi yapmaları bu tiyatronun sahneleridir.

Onca dilbazlıklarına karşın, dışa ve düşe dönüklüklerine karşın Romanlar “sır topluluklarıdır.” Siz onların yirmi dört ayar yalanlardan oluşmuş hikâyelerine, fallarına bakmayın gerçekte birbirlerinin “sır katipleridirler…” Romanların temel izleklerinden biri olan, “yalan tiyatrosu” bağlamı sır eşiğine ait bir dili var eder; sırlar, ayan-beyan hikâyeler olarak kamusal alanda yürürlüğe sokulur. Bu bağlamda Romanların söylediklerinden çok söylemediklerinin izini sürerek sırlarının eşiğinden içeriye girilebilir. Anlatıcı ben, bir uçta dil, bir uçta hikâye, bir uçta şarkı ve yalan bir tür “yalan kumpanyaları” olarak dolaşan Romanların kapısını tıklayarak, dilin ucundaki değil ardındaki manayı ve maddeyi araştırarak özel bir yolculuğa çıkabilir.

 

Böyle “lanete” düş kurban

 

“Sonsuza dek yeryüzünde dolaşıp dursunlar

geceledikleri yerde ikinci kez konaklamasınlar

su içtikleri kaynaktan ikinci kez içmesinler

bir yıl içinde aynı nehirden ikinci kez geçmesinler.”

(Çingene Laneti)

 

Mitolojik ve tarihsel kaynaklar Romanların “lanetli” halklardan olduklarını işaret eder. Dünyalılara göre onlar dışarlıklıdır, ötekinin ötekisidirler. Düşlerden, verili dünyaya itiraz noktasından bakılınca onlara biçilen bu kötü(lük) algısının gerçekte iyi(lik) olduğunu söylenebilir. Benim Dünyalıların alternatifi olan Romanlara yakıştırdığım imge/kavramın “düşyalılar” olması bu yazıda özetle paylaştığım bir derdin sonucudur. Hal böyle olunca da verili dünyaya esastan ve usulden itiraz eden, 11. Tez sempatizanlarının Romanları düş/ütopya bahsinde “ara bölgede” bırakmalarına her zaman hayıflanmışımdır. Roman laneti gerçekte, dünyalılarla Romanların farkını okumak açısından bir olanaktır. Dünyalıların lanet olarak dillendirdiği bu ilenç, onlar için bir yaşam tarzıdır. Zamanın sertliğini alıp, kavramları mayalandırıp düşündüğümüzde, bu lanetin pek çok muhalif için ütopya/düş olması gerekir. Bu noktada yeni bir çapraz okuma/ sıçrama yaparak “Lanet” ve “adalet” meseli/meselesi üzerinden Puşkin’in 1824’te yazdığı ünlü şiiri “Çingeneler” şiiriyle ilişkilenebiliriz:  Aleko, dağların/tepelerin ötesinden, şehirden gelen özgürlük heveskârı, muhalif biridir. Kötülüklerin içinden gelmektedir. Kötülük toplumunun neden ve sonuçlarının ürünüdür ama kötülüklerden kaçmaktadır. Zemfira onu dağların/tepelerin ardında tenhada bulup obaya getirip yaşlı babası çeribaşı ile tanıştırır.  Zemfira merakla bekleyen babasına; “Çingene olmayı diliyor bizim gibi/ ardından yasalar kovalıyormuş” diye dillenir ve sevgili olurlar. “Dışlarından biri” Aleko böylece sevgili durumundan içlerinden biri olur! Onlarla, onlar gibi yaşamaya başlar. Günler geçer, Zemfira ile Aleko’nun aşkları yaşlanır, alışkanlığa dönüşür. Zemfira, yeni bir aşk aradığını şarkılarla ima eder. Uykusunda sayıklar. Şehrin kötülüklerinden, yasalardan kaçan Aleko yeniden tabuya ve tapuya sarılır. Ve sonunda Aleko, önce sevgilisini sonra da Zemfira’yı öldürür. Zemfira eski sevgilisi Aleko tarafından öldürülmeden önce ona “Hayır, tamam, korkmuyorum senden!/ Tehditlerine senin aldırmıyorum/. Öldürmen senin lanet olsun…” diye tarihe not düşer. Yaşlı adamın kızının ve yeni sevgilisinin katili Aleko’ya biçtiği “ceza!” bizi hukuk, yasalar, ölüm, öldürme gibi kavramlarla yüzleşmeye çağırır niteliktedir: “O zaman yaşlı adam yaklaşıp, dedi:/ ‘Terk et bizleri sen, mağrur kişi! / Bizler ilkeliz, yok yasalarımız, / Biz insanı parçalamıyoruz, biz asmıyoruz - / Bize yok gereği kanın ve ıstırabın - / Ama bir caniyle yaşamak istemiyoruz..// Sen ilkel baht için doğmamışsın,/  Sen kendine özgürlük diliyorsun yalnız;/  Bize dehşet verir düşünüşün senin:/ Biz korkağız ve iyi ruhumuz,/ Sen kötü ve cesursun – terk et bizleri,/ Elveda, esenlikler seninle olsun.’”

 

Sonuç yerine, ne desem, dünyalılara nasıl bir şerh düşsem bilmem ki…

Her devrime Romanlar şart, desem… Devrimde peşrev olmaz ne çıkarsa Roman; Romanda peşrev olmaz ne çıkarsa devrim, desem… Teoride doğru söyleyip pratikte şaşmasak, Roman imgesini sevdiğimiz kadar gerçeğini de sevsek, desem… Sol söz olarak hayata böyle dilnotlar düşsem ve alıp başımı Romanlara gitsem…

 

Sezai Sarıoğlu/Nar’istanbul

 

 

 

 

 

“OPRÊ ROMA!” (Çingene Uyan!)

“Her dilde onlarca hatta yüzlerce atasözü vardır, tıpkı bizde olduğu gibi… Ama Çingenelerde bir tek atasözü vardır: ‘Evde oturan ölür…’ Bu küçük belirleme bile koca bir halkın kimliğini açık eden turnusol kâğıdı gibidir. Şu şiir onları en iyi tanımlayan resimdir aslında: “Yabancı ülkelerde gezinip duran/ Bu cepleri falla dolu baldırı çıplaklar/ Gelecekten başka bir şey taşımazlar yanlarında” Onlar çocukluklarında günlük tutmayan toplumlardandır, onlara ilişkin her şeyin bilindiği sanılır. Çingenelerin tarihi, dil, din ya da toprak gibi bir ulusun alışılagelen özellikleriyle kaynaşmaksızın sağlam kültürel bir yapı sunan bir halka aittir. Geri dönmüş ve bildik doğal bir felaket gibi kovalanan, bir yandan da hoş görülen bir halk. (…) Her zaman dilimi-bizimki de dâhil buna- kendini Çingeneler tarafından kutsanan (ve lanetlenen) son dönem olarak görür. İster iyiliksever, ister düşmanca tavırlar sergilesinler, isterlerse romantik, isterlerse hayâsız olsunlar, yorumcuların kesin bir düşüncesi vardır: “‘Dünyanın başıboş gezginleri’ sonunda ‘evcilleştirildiler’, onların yaşam biçimi en sonunda moda olmaktan çıktı, ‘Çingeneler Zamanı” artık geçmişte kaldı…” Gerçekte ise, bütün Avrupa’daki Çingeneler koşul değişimlerine uyum sağlayarak farklı bir yaşam biçimini korumayı çok iyi becerdiler, Yüzyıllar içindeki değişimler bile onlara ilişkin önyargıların yıkılmasına neden olmadı hiçbir zaman… Yeryüzünün lanetlileri olarak gezmeye yazgılı oluşlarıyla sanki evrensel bir yasaymışçasına dönüp duruyorlar durmadan… Basmadıkları toprak, gezmedikleri kıta kalmadı… Tarihleri kimlikleridir. (…) 1400’lerden bugüne yıllar, on yıllar, yüzyıllar geçmiştir… Köprünün altından akan sulara bakarak ‘ötekileşmenin’ diyalektiğine ilişkin daha çok söz edilebilir. Bu nedenle olsa gerek 1965’te Paris’te gerçekçi hedeflere sahip bir topluluk kurulur: Comitê International Tsigane… (Uluslararası Çingene Komitesi) Yani kısaca CIT… Nisan 1971’de Londra’da ilk Dünya Çingene Kongresi’ni düzenler CIT… 14 ülkeden katılan delegeler ortak unvan olarak Rom ifadesini benimser ve kendilerine bir flama ve ‘Oprê Roma! (Çingene Uyan!) şeklinde yalın bir slogan seçerler. O uzun hikâyenin bitiş noktasında işte bu gizemli, büyüleyici ve sürükleyici slogan yatar. Bu slogan bütün Çingenelere yönelik çağrıdır. (…) Bütün Çingeneler yaşıyor… Ölümsüzlüğün girdabına yapışıp kalmış hayatlarıyla dönenip duruyorlar. Yeni bir kumpanya kuruyor, yeni hayatlarda bir kez daha doğuyor, uzak ülkelere ayak basma refleksiyle sınırlar aşıp, mesafeleri hiçe sayıyorlar… Yok saydıkları bir dünyanın içinde varoluşlarıyla anlam üretirken, dağılıp yeniden bir araya gelerek akıp gidiyorlar… Kime inat bu uğraşa atıldıkları hâlâ bir sır… Belki bir gün bir kaya oyuğundan birileri fısıldayacak kulağımıza… Tıpkı su gibi, bütün koşullara uyum sağlıyor, durmadan kendilerine yeni şekiller veriyorlar. Ancak esas özlerine, ebedi ve ezeli Roman ruhuna sadık kalarak yürümeye devam ediyorlar… Yazgıları bu…” (Jan Yoors, Çingeneler/ Oprê Roma, Chiviyazıları)

 

 

 

Kıpkırmızı bir çarpı sırtımda, alnımda...

 


Hey millet. Söz bitti, tuz koktu. Gidin görün. Okurlar, yazarlar, inananlar, inanmayanlar, ilim-bilim yapanlar, şairler, çizerler, meydanları dolduran vatanseverler, milletseverler, cüppeli profesörler, başörtülü kızlar, tasarım guruları, neoliberal solcular, tüfekleri kırık hep çocuk kalmış solcular, ekonomi dehaları, köşelerin acı tatlı yazarları, anchormanler ve womanler, prıl pırıl bakışlı masum üniversiteliler, hele de aşk şairleri, aşkların en içli şarkılarını söyleyen en hisli sesler.
Hayatı sevenler, şehri sevenler, insanı sevenler.
İçtenlikle seven sevgili insanlar, gidin görün. Yalnızca kendilerini sevenler siz de gidin. Gidin görün. Hepinize yetecek kadar ders var.
Sulukule'ye gidin.
***
Evinin üzerinde kıpkırmızı, kocaman bir çarpı işareti...
Siliniyorsun diyor. Hayattan siliniyorsun. Yoksun. Hiçsin. Bittin.
Sabaha kocaman kıpkırmızı bir çarpı ile uyanıyorsun. Sokağa çıkıyorsun, alnında kocaman kıpkırmızı bir çarpı. İşe gidiyorsun. Sırtında kocaman kıpkırmızı bir çarpı. Okula gidiyorsun, alnında, kızıl boyalar süzülen bir çarpı. Sokakta, işte, okulda kocaman kıpkırmızı bir çarpı ile siliniveriyorsun...
Umutlarının üstünde kıpkırmızı kocaman çarpı işaretleri. Havaya düşen cemreyle pırpırlanan yüreğinin üstünde kıpkırmızı bir çarpı. Bahar temizliğini bekleyen evinin duvarında bir çarpı.
Acılarını unutmaya, sevinçlerini yüreğinin en derin köşelerinde gizlemeye çalıştığın bütün eski aşklarının üzerinde çarpı işaretleri. Kocaman, kıpkırmızı, ucundan kırmızılar damlayan...
Tutkuyla sarıldığın kadının badem gözlerinde kocaman kıpkırmızı bir çarpının dehşeti, tutkuyla öptüğün erkeğin dilinde kocaman kıpkırmızı bir çarpının acı tadı. Hayalini kurduğun bebeğinin kundağına işlenmiş miniminnacık kıpkırmızı çarpılar; sokaktaki ilk adımlarına tıpış tıpış dolanan kıpkırmızı çarpılar.
Uzun bir hayatın son noktasında, kendinle buluştuğun son durakta, mahalleyi ve sokaklardaki insanları seyrederken kendi hayatını seyrettiğin pencereni kapatan kocaman bir çarpı. Hayattaki son isteğine, beklediğin son mutluluğa, doğduğun evde ölme hayaline kocaman kıpkırmızı, ucundan kanlar süzülen bir çarpı.
Genç hayaller kurduğun yaşlı evinin duvarında boydan boya koskocaman, kıpkırmızı bir çarpı. Bedeninde boydan boya koskocaman, kıpkırmızı bir çarpı.
Yoksun, hiçsin, bittin.
***
Sokakları delen gedikler. Kırmızı çarpılı evlerin arasında moloz yığınları. Yıkıntılar içinde dolaşan çocuklar. Şaşkın, meraklı, ürkek. Bir kız çocuğu, on yaşlarında. Mimarın elindeki fotoğrafı kapıp annesine koşuyor, sesi heyecandan dolanıyor: "Anne bak bizim evimiz, yıkılan evimiz". Yaşama tutunmaya çalışan incecik bir çınar kökünün hoyratça sökülüşünün tiz çığlığı yankılanıyor bağırışında. Adını henüz bilmediği bir şeyin, köksüzleşmenin şaşkınlığı ve paniğiyle koşuyor. Artık savrulup atılan tazecik bir ayrıkotu, az sonra boynu bükülecek.
***
Sahipleri silinmiş evler. Pencereleri sökülmüş, içlerinden rüzgar geçen evler.
Kaldırımlara oturmuş yıkılan hayatlarını seyreden kadınların saçlarını yalayan rüzgar. Keman tellerini, kıvrak kadın bedenlerini hüzünle, acıyla titreten rüzgar.
Rüzgar İstanbul'u sarsıyor. Yüzyıllık evler insanlarıyla birlikte sökülürken İstanbul sarsılıyor. Sıra, daha derinlere de gelecek. Rüzgar derinlere esecek. Binlerce yıllık şehrin karnı deşilecek. İstanbul'un, bağrında uyuttuğu bütün çocuklarının ruhları, anıları rüzgarla dağılan toz zerreciklerine dönüşecek.
İstanbul'un alnına hunharca atılan kocaman bir çarpı. Yoksun, hiçsin, bittin.
***
Söz bitti. Tuz koktu.
Hey millet Sulukule'ye gidin...
İnanın ya da inanmayın, hayat bir "seyr ü sülûk". Arada bir durup kendimize baktığımız kutsal bir yolculuk.
Kendinizi görmek için Sulukule'ye gidin. Hayata attığınız kırmızı çarpıları görün...
Sırtınıza, alnınıza, yüreğinize, kaleminize, sesinize konan kıpkırmızı çarpıları görün. Tam şu anda dölyatağınıza tutunmaya çalışan o mucizevi tohuma vurulan, ucundan kanlar damlayan bir çarpı işaretini görmek için Sulukule'ye gidin. Tam şu anda beslemeye başladığınız, sizi hayata şimdi gerçekten bağlayan o mucizevi kökün bir kırmızı çarpı ile nasıl olup da bir ayrıkotuna dönüştürülebileceğini görmek için Sulukule'ye gidin.
Sulukule'deki rüzgarın sesini, kokusunu, tadını öğrenin. Emin olun yarın sizin pencerelerinizi de dolduracak.

(Derya Nüket Özer, RADİKAL 2, 2008)

 

“Aşk bir Çingene çocuğudur, yasa tanımaz…”

(Bizet, Carmen Operası)

 

 “Aşk dediğin haram olur, helal olunca o aşk olmaz…”

(Sezai Sarıoğlu)

 

 “Tşatşimo Romanano”

(Gerçek ancak Romanca anlatılır…”

 

“Maşkar le Gajonde leski şib si le Romanenski zor”

(Etrafı Gajolarla sarılan bir Roma’nın tek savunması dildir)

 

“Si khohaimo may patşivalo sar o tşatşimo…”

 (Gerçekten daha inandırıcı yalanlar vardır…)

 

 

Naj loko Rom te ove

 

Puceja man sosken na asav

na, sar angle na sijum

ma puç, agjar te devlengoro

 

soko ilo man isi

ni maj ma puc soske pirava

ma puc

naj loko Rom te ove.

 

Beng mange vakeren

melalo hem djungalo

ma puc

o suna tari dar nasti sovel

pal mande sal even avel

 

me basalav na so mangav

basalav o ruva te na aven

basalav olen te sovjarav.

 

Puceja man

sar ponaodori

saj i Romni purani

pe asvenca

saj dukenca

mange bah te anel

Naj loko Rom te ove

 

ki mi Daj

ki İndija bicalenaman

Na pucen ni maj

soske basalav.

 

Ma puc

sar sijum.

 

 Nedjret Nedjo Osman

Makedonya

    (1994)

 

 

Çingene Olmak Kolay Değil

 

Sorma, neden gülemediğimi

hayır, eskisi gibi değilim

tanrı aşkına, sorma halini ruhumun

 

asla sorma

neden şaşkın olduğumu

sorma

çingene olmak kolay değil

 

bana şeytan dediler

kara, pasaklı

sorma

Zar zor uyanıyor rüya

İçim hep kış

 

şarkı söylemek keyfimden değil

kurtları uzak tutmak için müzik

sarhoş uyutmak için onları 

 

gözyaşlarıyla

ya da hüzünleriyle

çingene olmak kolay değil

 

sormazlar

cehennemin dibine git derler

hindistan’a git

asla sormazlar

neden şarkı söylediğimi

 

sorma artık

nasıl olduğumu 

 

N. Nedjo Osman/ Makedonya

( Patrin isimli kitaptan ve Yağmur Denizhan’ın çevirisinden ortak bir dil kurularak yeniden düzenlenmiştir.)

Düzenleme : Aynur Uluç

 

 

 

Ma dara Romestar

 

Ma dara Romestar

ki palma vov dikel

krisipa tlo ka vakerel

bersenca te djivdine.

 

Ma dara Romestar

arman tut ka del

barvalo te ove

terno te acove.

 

Ma dara Romestar

kasta ka paravel

love naje tutar tel el

mol ole te dingjan

vi ko jaka ole te dikljan,

 

Ma dara Romestar

vov rikonestar nasel

rat nasti dikel

manuse nasti mudarel

amal vov rodel.

 

Ma dara Romestar

 

Nedjret Nedjo Osman

Makedonya

            (1994)

 

 

Çingeneden korkma

 

El falına bakar

Geleceğini söyler sana

Uzun yaşayacaksın

Çingeneden korkma

 

Sana dua eder

Zengin olasın

Genç kalasın.

Çingeneden korkma

 

Odununu yarar

Para almaz

Ama şarap verebilirsin

Gözlerinin içine bakmalısın

Korkma çingeneden

 

O köpeklerden korkar

Kana bakamaz

İnsan öldüremez

Korkma çingeneden

 

 

N. Nedjo Osman/ Makedonya

( Patrin isimli kitaptan ve Yağmur Denizhan’ın çevirisinden ortak bir dil kurularak yeniden düzenlenmiştir.)

Düzenleme : İmran Uluç

 

 Muhabbete Karışık


Nar Sesleri: Nevzat Karakış (Vokal), Mehmet Tekirdağ (Bendir, Vokal), Emre Altuğ Karakaya, (Perdesiz gitar, Kopuz)
  Şiirler Aynur Uluç, İmran Uluç  ( Nedjret Nedjo Osman –Makedonya )     Tarih:    07 MART 2010 PAZAR

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !