Embed

Seyyah Özcan Yurdalan; Yolcular İçin El Aynası

 

 

 

 

 

Üç yolcu gördüm,

Bir kavşakta karşılaşmışlardı. Her biri kendi yolundan gelmiş, uzun bir mola vermişlerdi.

Ayrılacakları akşam, ilk kez bir araya gelip konuştular.

Birinci yolcu,

“Ben anlatırım,” dedi. “Hiç yazmam sadece anlatırım. Çünkü her anlatışta bir başka yer olur gördüklerim. Bu çokluğu tek metnin içine nasıl hapsedebilirim. Anlattıklarımı insan nefesinin sıcaklığıyla uçurmak yerine, mürekkeple soğumuş kağıt üstüne tespit etmek ne büyük haksızlıktır.”

İkinci yolcu,

“Ben yazarım,” dedi. “benim yazdıklarım uzun uzadıya düşünüp, gördüklerimden ve yaşadıklarımdan çıkardıklarımdır. Tıpkı bir piramit kurar gibi sapasağlam bırakırım kağıdın üstüne.”

Üçüncü yolcu,

“Ben hem anlatırım hem yazarım,” dedi. “Ama ne anlattıklarım ne de yazdıklarım gezip gördüklerimle alakalıdır. Kağıdın soğukluğunda düşlerim, nefesin sıcaklığında yalanlarım vardır.

Yola çıkmaya hazırlanıyorduk. Veda edip ayrılırken, bir huzursuzluk vardı herkeste. Eksik kalmış bir şey. İmdat ister gibi bakıyorlardı yüzüme. Anladım.

“Ben unuturum,” dedim. “Elimden gelen en iyi şey, gördüklerimi, yaşadıklarımı, dinlediklerimi ve okuduklarımı unutmaktır.”

Çember tamamlanmıştı.

Yola çıkma zamanıydı…

 

Özcan YURDALAN

--------------------------------------------------------

 

KÖR

Bir yolcu gördüm,

Bunca yolculukta, onun gibi biriyle karşılaşmamıştım.

Gözleri görmüyordu. Gittiği her yeri inceden inceye gezdiğini, uzun zaman geçirdiğini, birkaç kez aynı durağa dönüp geldiğini, onu tanıyanlar söyledi, daha sonra kendisinden de dinledim.

Hayatta en zor şeyin dinlemek olduğunu ve sesler üstünden bir yolculuğun nasıl kurgulanabileceğini ondan öğrendim. Yalnız tuhaf bir adedi vardı. Fotoğraf çekiyordu. Çektiği fotoğraflar görünenlerin değil, seslerin fotoğrafıydı sanki. Bunu o söylemedi ben buldum.

Basit bur kutu makinası vardı ve fotoğraf çeken herkes gibi o da makinasını gözüne dayayarak duruyor, sağa sola dönerek eğilip doğrularak kadrajı ayarlıyor, deklanşöre basıyordu. Neden o an bastığını, hangi ândaki hangi seslerin fotoğrafını çektiğini, neyi kadrajladığını çok düşündüm.

Birlikte de çekime çıktık. Kalabalık Pazar yerlerinde çağlayanlarda, kırda koşturan çocuklar arasında… fotoğraf çektik. Ben gördüklerimin, gözümün bana çek dediklerinin fotoğrafını çekiyordum, o işittiklerinin.

Sadece müzelere birlikte gitmiyorduk. Gelmiyordu.

Onun çektikleri nasıldı, neye benziyordu hiç bilmiyorum. Bilen de yok. Ancak kendi söylediğine göre, fotoğraflarını sadece çocuklara gösterirmiş. Çocuklar fotoğraflara bakar, gördüklerini anlatırken o, çektiği yerdeki sesleri yeniden işitir, dinlermiş ve söylediğine göre bazı fotoğrafları her dinleyişinde sesler duyarmış. O sesler giderek karışır, karmaşıklaşır ve ince uzun mırıltılara, melodilere dönüşürmüş.

-“O fotoğraflar en sevdiklerimdir” demişti.

Birlikte çok yolculuk yaptık, çok fotoğraf çektik birlikte. Ben onu hep kolladım, neyin fotoğrafını, nasıl çektiğini izledim, onun çektiklerini çektim, fakat o kadar ısrar ettiğim halde fotoğraflarından birini bile göstermedi.

-“Sessizliğini bir fotoğrafını çekebilirsem eğer, sen ona bakarsın.” dedi günlerden bir gün, ödül verir gibi.

Bir daha karşılaşmadık..

 

Özcan YURDALAN

 

**********************************

 

GÖRÜNMEYENLER İÇİN


Bir yolcu gördüm,

Kocaman bir kambur gibi sırtında taşıdığı çantayla birlikte dolaşıyordu. Ağır, hantal, siyah bir çanta.

Durakladığı yerde, bacaklarını iki yana açarak gövdesini dengeye alıyor, sol omzundan kaydırdığı çantayı bir çırpıda açarak içinden bir fotoğraf makinesi çıkarıyordu. Her fotoğrafı çekmeden önce uzun uzun ayarlar yapması gerekiyordu.

Sabırları zorlayacak kadar uzun süren bu işlem sırasında yerinden bir milim olsun kıpırdamıyordu. Hatta soluk alıp verdiğinden bile emin değilim. İnsanı sıkıntılar içinde bırakan ayarlama işlemleri sırasında fotoğrafçının bu yaşamı terk ettiğini söyleyenler de vardı. Mecnun gezen yolculardan bazıları ise onun hakkında olmayacak söylentiler çıkarır, fotoğraf makinesini gözüne dayamış öylece dururken zihnindeki görüntüleri makineye aktardığını iddia ederlerdi. Böyle bir şey pek mümkün değildi doğrusu. Gel gör ki ilk duyduğumda içim ürpermişti.

Gerçek olabilir miydi?

O günden sonra yaptığım yolculuklar hep bu sorunun cevabını aramakla geçti. Çektiği fotoğraflardan hiç değilse birini olsun görmeye çalışarak onunla birlikte gezmeye başlamıştım.

Nerelere gittik bir bilseniz, nerelerden geçti yollarımız, ama ne yaptıysam ne kadar çaba harcadıysam çektiği fotoğraflardan birini bile göremedim. Buna rağmen nasıl fotoğraf çektiğini o kadar çok izledim ki her davranışı hafızama kazındı.

Fotoğraf çektiği yerleri iyi biliyordum ama niçin orada duruyor ve neyin fotoğrafını çekiyor anlamıyordum.

Zaman geçti.

Günlerden bir gün, artık bir başka yere daha gitmeyeceğini anladım. O gün fotoğraflarını bana göstermeye karar verdiğini söylemişti. Sırtındaki koca çantadan bir kutu çıkardı. Usulca dizinin üstüne çekerek kollarının arasına aldı, kapağını açtı, ömrünü verdiği görüntüleri gün ışığına çıkarıyordu.

Ancak teker teker, özenle masanın üstüne dizdiği şeyler, bembeyaz fotoğraf kartlarından ibaretti.

İşte o zaman dayanamadım:

“Neyin fotoğrafını çektin sen bunca yıl?” diye öfkeyle sordum.

Ortada ne bir fotoğraf vardı, ne de gözle görülebilecek bir görüntü.

Hiç cevap vermedi.

Sonra teker teker eline aldığı kirli beyaz her bir karta uzun uzun bakarak o fotoğrafın nerede çekildiğini anlatmaya başladı.

İşin tuhafı, ağzından çıkan her kelimeyle birlikte kartlarda şekiller, renkler, suretler beliriyordu. O fotoğrafları çektiği yerleri çok iyi biliyordum. Mekanları, insanları, her şeyi ve herkesi gayet iyi hatırlıyordum. O anlattıkça her biri usul usul kartın üstünde görünüyordu.

Deklanşöre bastığı anın öncesi ve sonrası en ince ayrıntısına kadar aklımdaydı. Bu nedenle zaten o anlatırken kartların üstünde beliren fotoğrafların benim gözlerimle tanık olduğum görüntülerle hiç alakası olmadığını çok geçmeden anladım. Karşımda duranlar, onun kurduğu hayallerdi.

 

 

 

Özcan YURDALAN

************************************


Bir yolcu gördüm.Kavşaktaki kayanın üstüne bağdaş kurmuş, gelen geçenin falına bakıyordu. Herkesin bir fotoğrafını çekiyor, karşısında sabırla bekleyenlere hep aynışeyleri söylüyordu:“Elinin ayasına bakan yarını görür, elaynasına bakan şimdiyi.


” Ezberini bozmak için heyecanla atıldım ve“Peki, geçmişi gösteren nedir?” diye sordum,


Bir fotoğrafımı çekip elime verdi.


Özcan Yurdalan

 

**********************************************

 

 

BENZERLER ARASINDA



Bir yolcu gördüm...

Her zaman karşılaştığım yolculardan bir farkı yoktu ilk bakışta. Hepimizin gittiği yollardan gidiyordu, ama geçtiği her yolu sadece kendisi geçmiş gibi kıvanç vesilesi yapmaktan geri kalmıyordu.

Başından geçenleri durup dinlenmeden anlatıyor, sadece anlatmakla kalmıyor, kendi maceralarına duyduğu hayranlık büyüdükçe büyüyordu. Her biri sonsuza kadar hatırlansın diye durmaksızın yazıyor, dünya âlem onun anlattıklarından nasiplensin istiyordu.

Sözün marifetiyle yaratmıştı kendisini. Ne var ki kendi sözlerinin eseri olduğu kadar sözcüklerin büyüsüne esirdi bana kalırsa.

Hiç istemediğim halde son zamanlarda sanki birlikte yolculuk yapmaya başlamıştık. Onun gittiği istikametin tam tersine yönelmiş olsam bile varlığından kurtulamıyordum. En beklenmedik yerlerde yazdıklarıyla karşılaşmamışsam eğer, ya anlattıkları ya da kendisi çıkıyordu karşıma.

Nitekim o gün de o küçük kentin girişindeki nehrin üstündeki tek köprüde karşılaşmıştık.

Kurulduğu günden bu yana hiç dokunulmadan öylece kalmış gibi görünen bu kentte yaşayanlar köprünün üstüne dizilerek nehirde yüzen tuhaf şeyleri, o güne kadar hiç görmedikleri ağaç dallarını, hiç tanımadıkları hayvan leşlerini seyrediyor, nerden geldiğini anlamaya çalışıyorlardı.

Bir zamanlar uzak diyarları bu şehre bağlayan yollar çoktandır kullanılmadığı için geriye bir patika bile bırakmadan silinip gitmişlerdi. Belli ki çoktandır ne gelen vardı, buraya ne de alıp başını giden biri. Bizden başka...

O yolcu, karşılaştığımız köprünün üstünde söze başlarken bana yeni ismini söyledi. Şimdi size veremeyeceğim ismini. Gerçi her zaman duyduğunuz, hep bildiğiniz isimlerden pek farklı değildi ama yine de kendime saklayacağım. Zaten aradan o kadar uzun zaman geçti ki, ne onun adı bana söylediği gibi kaldı ne de benimki.

Köprü ayaklarından sularla birlikte güneşin de akmaya başladığı saatte sordum:

“Nedir, dedim bu sıradanlık? Ne gördüklerin ne de söylediklerin farklı. Her yolcunun yansıttıklarından başka ne var senin anlattıklarında?”

“Budur,” dedi “asıl mesele. Bugüne kadar anlamanı beklediğim halde bir türlü çözüp rahata eremediğin, hep ters yollara gittiğin halde dönüp dolaşıp yine aynı yere geldiğin sorunun cevabını sana vereyim de artık peşimden düş:

“Karşına çıkan onca benzemez arasındayken her birini ayırt etmek kolaydır. Zor olan aynıların arasındaki farkı görebilmek.”

Boşa söylenmiş bir laftı bu. Ağzından öylesine dökülmüş tersine bir benzetme diye düşündüm. Söyledikleri, sorumun cevabı değildi zaten, şöyle devam etti:

“Gözlerimin önünde olup biten birbirine benzer onca şeyden, görüp yaşadıklarımdan çıkabilmemin tek yolu her şeyi söze ve kâğıda dökmektir. Bu sayede bana farklı olanlar kalır. Onları kendime saklarım.”

Özcan YURDALAN

-----------------------------------------------------

 

Sezai Sarıoğlu ile nehir muhabbetler

Deli Livane Kavmi

(Su’yunun ve Huyu’nun akışı)



Muhabbet öncesinde “Hoş Buldunuz/Karşılama” dinletisi

(15 dakika)



PAN efsanesinden flüt ile enstrümantal parça

(Claude Debussy/Syrinx)

Güneş Eseryel



Sezai Sarıoğlu



Ogit (Nasihat, Zazaca)

Seslendiren: Meral Demir Korkmaz



Yol Şiirleri

Metin Altıok-Furuğ Ferruhzad

Aynur Uluç-Ahmet İmran Uluç



Sezai Sarıoğlu



“Bağdat’a sefer edenler, Hoylu’nun ölümü üzerine ağıt”

Kaynak: Ruhi Su

Seslendiren: Nevzat Karakış



Seyyah Özcan YURDALAN ile nehir muhabbet

(90 dakika)



Muhabbet içinde ;

“Hafızın Kabri/Rintlerin Ölümü”

Söz: Yahya Kemal Beyatlı

Beste: Münir Nurettin Selçuk

Seslendiren: Mehmet Tekirdağ

 

 

 

Cemal Süreya'^dan "Ortadoğu IV" şiiri

Diren Korkmaz



Muhabbet sonrasında “Yine bekleriz/Yolculama” dinletisi

(Toplam 15-20 dakika)



“Taşa çaldım ayvam ile narımı”

Kaynak: Avanoslu Selahattin

Seslendiren: Nevzat Karakış



Sezai Sarıoğlu



Ömer Hayyam’dan Rubailer

Seslendiren: Emin Şir



“Badeyi lebinden nuş eden âşık”

Söz: İbrahim Hakkı

Kaynak: Raci Alkır

Seslendiren: Nevzat Karakış



Bimen Şen Dergazaryan’dan ud ve perdesiz gitar ile taksim...

Taksime bağlı olarak Ağır Türkü (Harput-Elazığ yöresinden Kürdilicazkar longa)

Çalan ve seslendirenler: Emir Altuğ Karakaya-Sami Dural


 
 

 

Tarih: 5 ARALIK PAZAR (2010)

Saat: 18.00

Mekân: LİVANE

(Osmanağa Mahallesi, Osmancık Sokak, No: 11, Kadıköy/İstanbul)

(0216 414 40 96)

info@livanepub.com

Yorum Yaz
Bu içeriği paylaşın!
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !