Embed

Sırrı Süreyya Önder'le...

Gezme Ceylan Bu Dağlarda...

Kandıra bölgesindeki ormanlar, eskiden geyikleriyle anılırmış. Bir yandan avlanma yoluyla, diğer yandan ekosistemin talan edilmesiyle bir tek geyik bile yaşamaz olmuş. Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü, yaklaşık iki yıl önce bir dişi bir erkek geyiği ormana salmış. Bölge halkı, yıllar sonra gördükleri geyikleri korumaya alıp, neredeyse elleriyle beslemeye başlamışlar. Bir de yavru ceren dünyaya gelmiş. Ömer Çakır ve Vedat Kaygısız isimli iki vatandaş, yaklaşık 3 ay önce, Bollu köyünde düzenlenen mevlid cemiyetinden dönerken yolda dişi geyik ve yavrusuyla karşılaşmışlar. Geyikler de bunları diğer insanlarla karıştırıp, insan bellemişler, kaçmamışlar... İşte bundan sonrasını anlatmaya içim elvermiyor. Yavru ceylan öksüz kalmış diyeyim, gerisini siz anlayın. Hayvanlar da ümmettendir Bu cinayeti işleyenler tespit edilmiş ve mahkemeye sevkedilmiş. Muhtemelen 11.000 TL ceza ödeyerek serbest bırakılmışlardır. Ben en çok, bu canilerin Mevlid-i Şerif’i nereleriyle dinlemiş olduklarını merak ettim. O maneviyat ikliminden çıkıp, böyle bir cinayeti, üstelik yavru ceylanın gözü önünde nasıl işleyebildiklerini anlamaya çalıştım. Kuran-ı Kerim, ekolojik sistemin önemli üyeleri olan hayvanları, “ümmet” olarak isimlendirmektedir. En’am Suresinin 38. Ayetinde; “Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve (gökyüzünde) iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi ancak sizin gibi ümmettir. Biz o kitapta hiç bir şeyi eksik bırakmadık. Nihayet (hepsi) toplanıp Rablerinin huzuruna getirilecekler” buyrulmaktadır. Gökteki kuştan yerdeki karıncaya kadar herkesin bu evren üzerinde bir hakkı olduğunu öğütleyen peygambere edilmiş bir duadan çıkıp, bu vahşetin faili olmayı nasıl içlerine sindirebildiklerini düşündüm. Henüz 12 yaşında olan bir başka Ceylan daha öldürülmüştü bu topraklarda. Ceylan Önkol’un, Diyarbakır’ın Lice ilçesi Şenlik köyü Xambaş mezrasında, Tabantepe Taburu’ndan atılan bir havan mermisiyle parçalanarak öldürülmesine itiraz etmeyen gönüllerden, bu vahşete bir ses vermelerini nasıl bekleyebiliriz ki?

Kaygusuz Abdal

Gaybi, zamanın Alanya Beyi’nin oğludur, ava meraklıdır. Bir gün avda bir ceylan vurur. Ceylan kaçarak Elmalı’daki Abdal Musa Sultan’ın dergahına girer. Gaybi, dergahtaki dervişlerden vurduğu ceylanı ister. Dervişler böyle bir ceylan görmediklerini belirtirler, tartışma çıkar. Tartışmaları duyan Abdal Musa dışarı çıkıp ne olduğunu sorunca, Gaybi olup biteni anlatır. Abdal Musa, abasını kaldırıp böğrüne saplanmış oku göstererek “attığın ok bu muydu?” diye sorar. İşte Gaybi o gün o dergaha kul olur. Vazgeçtiği cümle şeylerden dolayı ona “Kaygusuz Abdal” mahlası verilir. Bu toprakların en güzel yergilerini, taşlamalarını yazar. Bana kimileri “Niçin Kürtlerle berabersin? Bak sanatçısın, gazetede köşen vardı, herkes seni seviyordu...” diye soruyor. Şüphesiz, Kaygusuz Abdal’la tartılacak kadar hadsiz değiliz ama Ceylanlara atılan her oku böğrümüzde hissetmeye yetecek kadar insanlığımız vardır. Kimileri, sadece baskı, eza, cefa ve yorgunluktan ibaret bu sorumluluğu, iktidarla karıştırıp, “vay Sırrı vay” diye yazılar döşeniyor. Bir de sap yeyip saman üretenler, hicvedeceğim derken gülünç olanlar var. Hepsini hizalayıp tek bir cevap vermek gerekirse şudur: Kendinizi zorlamayın, sizin bileceğiniz bir hal değildir. Bilmeniz gereken tek şey haddinizdir. Bir de şu atasözü: Aqlê sivik barê girane! ("Hafif akıl ağır yüktür")
Hepinize merhaba...
Not: Asuri, Keldani, Süryani ve Ermeni halkı başta olmak üzere, gönlünde bize yer açan, varını yoğunu seferber eden tüm kardeşlerime gönül dolusu teşekkür ederim.
 
                                 Sırrı Süreyya Önder (Özgür Gündem)
 
******************************************
Faşizm çok ayıp bir şeydir
 
Bu yazıyı, kızınız 'Babama nasıl kalleş dersiniz' diye sormuş kabul edip yazdım.'

Sayın Özkök, benim Ahmet Kaya'ya yaptıklarınızı 'kalleşlik' olarak nitelememe hislenmişsiniz. İsmimi anıp anmama kararsızlığınız sürerken birdenbire 'Süreyya Kardeş'iniz oluvermişim. Bana, medyada daha büyük bir iktidarım olsa ne tür manşetler atacağımı sormuşsunuz. Sorunuzun cevabı yazımın başlığındadır.


Curzio Malaparte
Sayın Özkök, size, aslen İtalyan olan bir gazeteciden bahsetmek istiyorum. Gazetecinin adı Curzio Malaparte. Gençliğinde faşist partiye üye olmuş fakat insanlığı ağır basınca yazıları sansürlenmiş, ev hapsine alınmış, sürgün edilmiştir. 1941'de Rus cephesinin açılmasıyla birlikte, inşallah oralarda ölür umuduyla, teğmen rütbesi ve savaş muhabirliği göreviyle bölgeye gönderilmiştir. Ancak yazılarının yarattığı rahatsızlık, Hitler'in kulağına kadar gitmiş ve Ukrayna'da tutuklanmıştır. Malaparte, yazdıklarını gizlice İtalya'ya sokarak savaşın korkunçluğu üzerine tarih boyunca yazılmış en iyi eserleri bizlere miras bırakmıştır. Ülkemizde Kuzey Yayınları'ndan çıkan 'Kaputt' adlı anlatısının bir bölümünü kısaltarak aşağıya alıyorum:

"1941 yılı sonbaharında Ukrayna'da Poltawa yakınındaydım. Bölgede partizanlar kaynaşıyordu. Bir gün, bir Alman subayı topçu konvoyunun başında bir köye girdi. Köyde tek bir canlı yoktu, evler çoktan terk edilmiş gibi görünüyordu... Atların nal sesleri hemen hemen uzaklaşmış, ovanın çamuru içinde boğulmuştu ki birden bir kurşun vızladı 'Halt!' diye bağırdı subay. Kafile yine durdu, kuyruktaki batarya yine köy üzerine ateşe başladı...

Cam gözler masumun kalbini göremez
Subay yüksek sesle saymaya başladı: 'Dört, beş, altı. Bir tek tüfeğin ateşi bu. Köyde sadece bir kişi var.' O anda bir gölge, elleri havada koşarak kara duman bulutundan sıyrıldı, askerler partizanı yakaladılar, iterek subayın önüne getirdiler. Subay eğerinin üstünden eğilip partizana baktı: 'Ein kind' (Bir çocuk) dedi alçak sesle. En fazla on yaşında bir çocuktu bu. Zayıftı, acınacak haldeydi. Elbisesi paramparça, yüzü kapkaraydı. Saçları kavrulmuş, elleri yanmıştı. Ein kind! Bir ara subay, çocuğun önünde durup, uzun uzun ve sessizce yüzüne baktı ve sıkıntı dolu bir sesle: 'Dinle!' dedi. 'Sana kötülük etmek istemiyorum. Benim işim bacak kadar çocuklarla savaşmak değil. Lieber gott! Savaşı ben icat etmedim ki?'
Bir süre sustu, sonra insana garip gelen bir yumuşaklıkla sordu:
'Bak, benim bir gözüm camdır. Asıl gözümün hangisi olduğu kolay anlaşılmaz. Hemen, hiç düşünmeden hangi gözümün cam olduğunu söyleyebilirsen serbest bırakırım seni.'
Çocuk hiç tereddüt etmedi:
- Sol göz, dedi.
- Nasıl bildin?
- Çünkü ikisinden, soldaki daha insan gibi bakıyor."


10 yaşın cesareti
Sayın Özkök, Nazi subayının ettiği "Savaşı ben icat etmedim ki" lafı size bir yerlerden tanıdık geliyor mu? Peki çocuğun akıbetini merak ediyor musunuz? Sizce Nazi subayı, bu muhteşem cevap karşısında çocuğun yanağını okşayıp gözlerinden öpmüş olabilir mi? Çocuğun hazin sonunu daha ilk satırda tahmin ettiğinizi düşünüyorum. 10 yaş masumluğunda ve çaresizliğinde birçok insana sadece cam gözlerinizle baktınız çünkü. Sizinle kişisel bir hesabım olamaz. Sadece yaygın bir yanlışın en kristalize olmuş halisiniz ve sadece bundan dolayı yazımın konusu oldunuz. Sizde olmayıp bizde olan en önemli şey, 10 yaşındaki bir çocuğun cesaretidir. Bu cesaret bizleri öldürdü, siz cam gözlerinizle kibir saçmaya devam ediyorsunuz hâlâ.

Kardeşlik gereği
Size bir 'kardeş'iniz olarak gerçekten kardeşçe bir şeyler söyleyerek bitirmek istiyorum. Siz bir röportajınızda en büyük korkunuzu, tekrar Dışkapı-Çinçin dolmuşlarına binmek zorunda kalmak olarak tarif etmişsiniz. İktidar ve güç tapınıcılığının böyle marazi yan tesirleri vardır. Ruh hallerimizdeki temel fark da budur. Biz ekmeksiz kaldığımızda, sofrasına bizim için fazladan bir tabak koyabilecek yüzlerce yoksul hane buluruz. Siz ekmeksiz kaldığınızda, eline ekmek verdiğiniz insanlar da dahil olmak üzere, ikram edilecek bir bardak çay bulamazsınız. Kibri ve korkularınızı bir kenara koyup içtenlikle özür dilemeyi düşünün derim. Ben bu yazıyı, sanki siz değil de kızınız "Babama nasıl kalleş dersiniz" diye sormuş kabul ederek yazdım. Siz mesela Ahmet'in kızı Melis'in gözlerinin içine bakarak yazdığınız şeyleri tekrar edebilir misiniz?
 
Sırrı Süreyya Önder
 
***********************************************************

DİLİNİ TAŞ'IN ALTINA KOYMAK
 

Sırrı Süreyya Önder olayı, özünde bir dil olayıdır. Dilin gücü, sözün hikmeti... Onun dili, doğruları “yanlış” söylemek üzerine kurulu değil. Sözü mazlumdan yana söylemek, devrime doğrudan gelir veya yan gelir sağlamıyor. Ne söylendiği kadar nasıl söylendiği de önemli. İnsanın kendi sözüne yenilmemesi, farklı düşünen insanlarda etki alanı yaratması için başka değerler gerekiyor. Arkadaş Sırrı, dili doğru zamanlamakla kalmıyor, bilgisinin bilgesi olmayı, sözünü üstüne başına yakıştırmayı da başarıyor. Böylece hem parça hem de bütün tesirli sözlerle ve hikâyelerle insanları yatay-dikey etkiliyor. Kavramları insanileştirmekle kalmıyor, kavramların içindeki insanı görünür kılıyor. Bir olayı, bir derdi anlatmakla kalmıyor, yaşatıyor, dinleyeni, okuyanı hikâyenin içine sokuyor. Doğu'daki masal anlatıcıları gibi bir dünya kuruyor ve oraya kayıtlıyor izleyeni... Sözünden zarar etmeyen bir devrimciden, bir masal anlatıcıdan söz ediyorum. Onda içkin olan damıtılmış hayat bilgisini bilerek es geçmemiz, çubuğu sözün hikmetine bükerek, dilden söz etmemiz yanlış anlaşılmasın... Onun sözden ibaret olduğunu söyleyeni tarih ve devrim çarpar... Arkadaş Hrant, iyilikle yenerdi karşı tarafı, kalbini ele geçirirdı. Sırrı da iyilikle yeniyor, aklını da ele geçiriyor... Ona karşı olanlar, onun duruşunu, yapıtlarını, yazdıklarını silebilecek yeni bir dil bulana kadar, Sırrı bir dünya şeyi göstermiş oluyor. Atı alan devrimi geçiyor...

Bir de ozan kişiliği var Sırrı'nın... Hikâyeci, masalcı, anlatıcı derviş özelliği de var... Onu “muhabbet ehli” deyimi ile tanımlamam, TİP’li babasıyla, tarikat ehli dayısıyla, Behice Boran’ın, Deniz Gezmiş’in ziyaret ettiği evlerinin mekan poetikası ve politikası içermesiyle de ilgilidir. Adıyaman gibi kasaba özelliklerine sahip bir yerde, halk ile iç içe edindiği sindirilmiş bilgelik Sırrı'nın devrimci siciline eklenmeli. Sanki yıllarca sıra gecelerinde, uzun kış gecelerinde köy odalarında hikmetli sözler biriktirmiştir.

Sırrı dilini taşın altına koyan biri. Öyle bir an geliyor ki dil freni kullanmıyor. Gerektiğinde sıkı münazaracı… Tatlı-sert münakaşa etmeyi sevdiğini hissettiriyor. Hele de karşısında devlet veya devletsiler onun değerler sisteminin mücavir alanına girerek karadüzen karalama kampanyası sürdürüyorlarsa muhabbet erbablığının, kendine güvenin, bilgeliğinin altında ilkesel devrimci damarı anında harekete geçirir. Yalanı deliğinden çıkarıp teşhir etmek, kötülükleri su içtiği devlet çeşmesine kadar kovalamakta usta. “Mış” gibi yapmıyor, yaşıyor, söylediklerini yaşatıyor, bildiğinden de şaşmıyor. Korkuyu bilen tartan cesur yürek. Aba altından devlet gösterenlere de, biz ne devletler gördük, biz o devletlerin cemayziyelevvellerini gördük, bildik, diyor...

Sevginin halleri ile öfkenin halleri diyalektik bütündür kişiliğinde. Öfke uyku halindedir. Somut şartların somut tahlili gereğince, her an biri diğerine dönüşebilir. Öfkesini faşizme ve kapitalizme saklar… “Öfkesi temiz yanıdır onun…” cümlesinin ötesine geçip şöyle söylemeliyim: Öfkesi devrimci yanıdır onun. Sevgisi de… “Sır şahtır... İhtimam gösteriniz...” mealinde bir cümleden el alarak cümlenize şöyle seslenmek isterim: “Sırrı arkadaştır... İhtimam gösteriniz...”

Sezai Sarıoğlu

***************************************************

Bijim Sırrı
Okuryaşar Sırrı ile nereden tanışırız?
Başımızı belaya sokan yirmi dört ayar devrim kıymetinde kitaplardan, devrimin özeti parça tesirli alıntılardan...

Yoldaş Sırrı ile nereden tanışırız?
...Teoride doğra söyleyip pratikte şaşanlara inat teori-ile pratiğin sağlamasını yapmanın hevesinden, afişlemelerden, kuşlamalardan, “Eylem bitti , slogan atmadan dağılalım” diye sona eren korsan mitinglerden...

Hatır(a)naz Sırrı ile nereden tanışırız?
Yirmi dört saat itaat isteyen, dört mevsim ölüm besleyen devlete karşı yitirmediği itiraz ve işaret parmağından, devlet dersinde öldürülen bizimkilere sevgi duruşundan...

Belagatperdaz Sırrı ile nereden tanışırız?
Can Yücel'in “Yani Diyalektik/ Aleyhistan'da yeni bir lehçe” dediği çok katmanlı muhalif dilinden tanışırız...

Enternasyonalist Sırrı ile nereden tanışırız?
“Yine azınlığa düştü yüreğim” dizesinin delili Hrant'tan, Rakel'in düşyalılara armağan ettiği “sevgili” sözünden, Haskumandante Mıgırdiç Margosyan'ın üç dilli kedilerin yaşadığı “Gavur Mahallesi”nden, Amed'den, Amed Kaya'dan ve Hançepek'in Qırık'larından tanışırız...

Devrimci Sırrı ile nereden tanışırız?
Bedeller ödediğimiz hapishanelerden, her biri uzun yürüyüşe bedel voltalardan, devlete teslim olmayan, ateşten ve düşlerden zarar etmeyen bizim mahallenin çocuklarından tanışırız...

Asi ve aksi Sırrı ile nereden mi tanışırız?
Yedi yaşında okula başlayınca dili cetvel ile öldürülen Kürt çocuklardan ve Turgut Uyar'ın “Kürdistan'da ve Muş-Tatvan yolunda bir yer kanar” dizesinden, Kavimler Kapısı'ndaki halklardan...
Sezai Sarıoğlu

******************************************

Fotoğraf(ın) Sırrı
 
Cezaevine girerken, önce parmak izini alıyorlar, sonra küçük bir tahtaya tebeşirle adını yazıp, eline tutuşturup fotoğrafını çekiyorlar. Tahliye olurken o fotoğrafla seni karşılaştırıyorlar; 'doğru kişi mi tahliye oluyor?' diye. Ulucanlar Cezaevi'ne sevk edilirken nizamiyeye alındım. Asker künyeyi açtı, o fotoğrafla beni karşılaştırdı. Bir ara arkasını döndüğünde, yıldırım hızıyla o fotoğrafı künyeden söküp cebime attım. Asker fark etseydi herhalde kırılmadık yerimi bırakmazdı. O fotoğrafı öyle kaçırdım. Oradan bir anım olsun istedim.”
 (Sırrı Süreya Önder)

Arkadaş Sırrı'nın cümle kapısından geçip sözü Gülten Akın'ın 'İlahiler' isimli şiir kitabına getirmek ve bir hatıramı aktarmak isterim. Bana sorarsanız 12 Eylül sonrasının en önemli kitaplarından 'İlahiler' yayımlandıktan (Kasım 1983) aylar sonra nice hilelerle devleti atlatarak elimize geçtiğinde (1984 sonbaharı...) Samsun Askeri (C)ezaevi'nde hücredeydim. ('Sonbahar, sonbahar, belki de hüznün özgül ağırlığı' [Edip Cansever]) Koğuştaki arkadaşlar, pelur kağıdına 'İlahiler'den karınca makamı harflerle şiirler yazıp, kalbini devlet teslim almamış bir askerin nöbetinde gönderirler, şiiri ezberledikten sonra, özellikle asker zarar görmesin, diye yok ederdim... Yarı-çıplak halde yattığım eşyasız hücrede yapılan aramalar, özellikle de beni 'aramalar!' bana trajikomik gelirdi. O günler bana Can Yücel'in Adana Hapishanesi'nde yazdığı 'Dahası var: Cırcırlı'dan Kapıaltına geçerken, artık, silah yerine,/ Şiir arıyorlar üstümde' dizelerini anımsatır...

Sırrı'nın kıymetli evrak niteliğindeki fotoğrafından el almışken, sözü uzatmadan, o yıllarda oğlu Mamak'ta yatan 'Bacıyan-ı Rum' şairana Gülten Akın'ın acılarını damıttığı dizelerine dönelim: 'Oysa/ Kim harlandırıp yüreğindeki ateşi/ Kıyametini büyütmezse/ Ve hesaplaşmazsa kendiyle/ Ateşten kurtulamayacaktır// Kim doğruysa aramalı/ Yusuf'u Kenan kuyusunda/ Değilken Mısır'a sultan/ Sen ey inanan/ Aracısız konuş kendinle.' Hatıradan büyük, tarihten küçük geçmiş zamanı düşünerek o günlerden aklımda kalan iki dizeyi paylaşmasam devrime zarar: 'İnsanlar bir gülü bir senetle/ Değiştirmeye alıştılar/ insanlar başka insanların hayatını...' Bir yandan şiirleri anamsayıp öte yandan Sırrı'nın fotoğrafına bakarak, hapishane devlet kiridir, diye not düşüyorum güne...

Gülten Akın'ın 'Demirle Pas Arasında İlahi' şiiri şöyle başlar: 'Nergisle güz gülü arasında/ Beş yıldır beş uzun yıldır/ (...)/ Seyranla Mamak/ Beş yıldır beş uzun yıldır/ Sesin örselenmiş duruşun tetikte/ Bizim için seçilip ayrılmış/ İpte kurutulmuş sözcüklerle/ Yalnız öyle sözcüklerle/ Konuşuyoruz, konuşmak denirse...' Arkadaş Sırrı'nın siyah-beyaz fotoğrafını unuttuğumuz sanılmasın. Ama ondan önce, zalimleri şiirle özetlesin şairana: 'Onların/ Çimen bitmez bastıkları yerde/ Sevgi buruşur...' Bu fotoğraf bize ne söyler? Başta Kürt halkına ve devrimcilerine yapılan sömürge tipi işkence mekanı Diyarbakır Cezaevi olmak üzere, Mamak, Metris ve tüm (c)ezaevlerindeki zulmü söyler... Sırrı'nın, devrim çabukluğuyla devletten 'çalarak' sağ ele geçerdiği sırra kadem basmış fotoğrafı bize ne söyler? Taşıma zulüm ile devlet çarkının dönmeyeceğini, günü gelince halkların tarihin marangoz hatası devleti suçüstü yapacağını söyler...

Cemal Süreya, 'Aritmetik iyi, kuşlar pekiyi' demişti... Ben de, yirmi dört ayar arşiv/tarih kıymetindeki siyah-beyaz fotoğrafa göz ve gönül ucuyla bakarak; 'Fotoğraf pekiyi, arkadaş Sırrı halklar kere yıldızlı pekiyi', diyorum... Devrim utandırmasın....

 
Sezai Sarıoğlu
 

Tarih: 15 MAYIS PAZAR (2011)

Saat: 20.30

Mekân: LİVANE (Osmanağa Mahallesi, Osmancık Sokak, No: 11, Kadıköy/İstanbul) (              0216 414 40 96         0216 414 40 96) info@livanepub.com,  

Yorum Yaz
Bu içeriği paylaşın!
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !