Embed

Tarihi sadece erkekler yazmamalı. Oya Baydar, Melek Ulagay

 

Sezai Sarıoğlu'yla Nehirmuhabbetlerde Oya Baydar-Melek Ulagay: “Tarihi sadece erkekler yazmamalı; tarih, erkeklerin insandan çok siyasete odaklı resmi tarihi olmamalı...”

Oya Baydar-Melek Ulagay:

“Tarihi sadece erkekler yazmamalı; tarih, erkeklerin insandan çok siyasete odaklı resmi tarihi olmamalı...”

Yıllar sonra yeniden karşılaştığımızda ikimiz de orta yaş sınırındaydık. Gövdenin 'artık yoruldum, yavaşla biraz' dediği, ruhun ise her daim genç ve dinamik kalmak istediği, karmaşık duyguların yaşandığı bir dönem. İkimiz de Türkiye'nin ve dünyanın fırtınalı bir çağında, ülkemizde ve yabancı ülkelerde geçen çalkantılı yaşamlardan sonra kendi toprağımıza, kendi iklimimize geri dönmüştük. Son altmış yıla tanıklık etmiş iki kadın, hikâyelerimizi anlatıyorduk birbirimize. Her ikimiz de 'kendi gerçeğimizi', yaşadıklarımızdan, duygularımızdan, anılarımızdan oluşan öznel 'gerçeği' aktarıyorduk.

Her insanını yaşamöyküsü bir anlatıdır; kendi kendine kurguladığı bir anılar dizisi. Neyi anımsadığımız, neyi unuttuğumuz, gözümüzün önüne gelen yüzlerce yüzler, mekânlar hepsi bu kurgunun parçasıdır. Bazen, yıllar boyu anlattığımız hikâyelere kendimiz de inanmaya başlarız. 'Gerçeği ankatabilmek için yalan söylüyorum,' der Jean Genet. Yine de anlattıklarımız bizim hikâyemizdir, nasıl yaşamışsak öyle. Biz de yaşadığımız bir dönemi, kendi gerçeğimizin aynasına yansıyan yüzüyle anlattık, anlatırken aynadaki suretlerimizi gördük. Bazen güldük, bazen hüzünlendik, çokça düşündük, kendimizi sorguladık.

Her şeyi anlattık, bütün gerçekleri söyledik, çırılçıplak göründük demiyoruz. Samimi, içten, çekincesiz konuştuk; ama her insanın mahremi, hiç kimseyle paylaşmayacağı anıları, duyguları vardır. Biz de kendi mahremimizi ve başkalarının bizde saklı mahremini korumaya gayret ettik. Anlattıklarımızı sansürlemedik, yazıya dökerken de konuşma tadında kalmasına özen gösterdik. Bu yüzden kimi tekrarlar, yazı dilini zorlayan doğal konuşmalar, zamanda ve mekânda sıçramalar da var metinde. Zaman zaman anlattığımız olaylara, tarihlere bir daha bakma, maceralarımızı birlikte yaşadığımız arkadaşlarımıza danışma ihtiyacı duyduk.

Bizim yaşadıklarımıza benzer şeyler; hatta çok daha ağırlarını ya da çok daha ilginçlerini yaşamış binlerce, on binlerce insan var bu ülkede. Biz 'Birbirimizin Aynasında' konuşurken, bir yolu da açmak istedik.

Türkiye'de ve dünyada solun durumu, bölünmüşlüğü, geniş kitlelerden kopukluğu, kimilerine göre de yenilgisi üzerine çok yazılıp çizildi. Ama bunların çoğu iktidar konumundan bakan erkek egemen gözün gördükleriydi. Tarihi sadece erkekler yazmamalı; tarih, erkeklerin insandan çok siyasete odaklı resmi tarihi olmamalı; o tarihi yaşarken nasıl bir arada olduysak, yazarken de birlikte yazılmalı, diye düşündük.

Bizimki bir başlangıç, geçmişi yansıttığımız ayna da bizim kendi aynamız. Umarız devamı gelir, başkaları da kendi aynalarını tutarlar tarihimize...

(“Bir Dönem İki Kadın/Birbirimizin Aynasında” kitabı, “İlk Söz”)

 

******************************* *********

Yazarın okurla, okurun yazarla ve tarihe açık görüş yaptığı bir kitap  

“Hangimiz diyebildik ki kendi yapılarımızın dışına çıkmadan! Hep söylüyorum: Biz solcular, sosyalistler, komünistler işkenceyi, zindanı, hatta ölümü göze alacak kadar cesurduk ama kendi örgütlerimizin, kendi yapılarımızın yanlışlarını görmekte, sorgulamakta, eleştirmekte hiç o kadar olamadık. Bunun insani bir yanı var; siyasal insanın trajedisi bu bence. Kimliğini inancınla ve o inancın taşıyıcısı olduğuna inandığın cemaatle, örgütle tanımlıyorsun; aklını, vicdanını ipotek ediyorsun. Böyle olunca da sorgulamaktan kaçıyorsun, sorgulayıp da reddecek aşamaya geldin mi, davanın selameti -mesele bizde sosyalizmin, partinin, Sovyetler Birliği'nin yara almaması- için, kol kırılır yen içinde kalır tavrına sığınıyorsun.” (Oya Baydar)

Genelde “tarih” kavramı özelde“tarih anlatıları” sorunlu alanlardandır. Çok taraflı ve çok yönlü sorunlarına karşın, alıp vereceğimiz olması gereken yakın ve uzak geçmiş üzerine yazılanların çoğalması sevindirici. Her şeyden önce, travlarımızla baş etmek, geçmişin ve acılarımızın yasını tutarak yüzleşmek, yeni bir dünyanın imgesini, kavramlarını ve pratiğini yeniden oluşturmak için geçmişe ve oradan şimdiye yolculuk yapmak, o tarihin “esas” ya da “tali” öğesi olan kadın ve erkekler için olmazsa olmazlık. Hatırlamak, hatırlatmak, iyileştirici bir yüzleşme için hikâyeyi yeniden kurmak etik ve politik bir sorumluluk olunca, bir türlü geçmeyen geçmişin, sinemada, edebiyatta, şiirde zuhur etmesi rastlanı değil. Tarih bahsinde ise gecikmiş de olsa devasa bir hafıza patlamasıyla kamusal alanda giderek daha çok yer kaplaması tarihin ve siyasetin tabiatına uygun. Anılar öznelerin, özneler anıların elinden tutmaya başlamışsa gerisi gelecek demektir. Soru sormaktan çok cevap anahtarı olmayı gelenek edinmiş sol resmi tarih yazımın, dikey ve yatay mutsuzlukları, başarıları ve başarısızlıkları “zorunluluk” kavramıyla açıkladığı, genelde sol kırılır sol içinde kalır, görgüsüyle delilleri kararttığı kanaati yaygındır. Bu tür kitaplarda ise, çok özel siyasal, kişisel/siyasal sırlar hariç, yazar içini tarihe ve okura açar. Yazar, kitap ve okur arasında bir tür “açık görüş” olan bu durum, okurun da, kitaba ve yazara kalbiyle yaklaşmasını, anılara ve karakterlere içini açmasını, açık görüş ve açık okumalar yapmasını gerektirir. Okuyanın yazanın, yazanın anlatanın misafiri olduğu anlama, dinleme etiğinden söz ediyorum. Yazarın ve okurun, tarihe, tarihin de yazara ve okura misafir olduğunu bildiği, herkesin misafir, herkesin ev sahibi olduğu özel bir durum. Bu etik hassasiyet, ölenlerimizin üstümüzdeki tarih hakkı ile de ilgilidir.

Bu anlatıları, kavramların iktidarından oluşan dikey resmi tarih yazımına karşı, yatay “sivil itaatsizlik” yazıları/kitapları olarak okuyor ve anlamlandırıyorum. Anlatıların bizlere söylediği şudur: Tarih, soğuk ve soyut kavramlardan değil, sıcak ve somut insan hikâyelerinden oluşur, örgütlerin, partilerin tarihini oluşturanları insanları ve olayları resmi tarih parantezi içinde görünmez kılarak yazmak devrime ve tarihe zarar verir. Birbirimizden, anılardan kâr etmek, kişileri ve olayları görünür kılmaktır... (“İnsansız anı yoktur. Var mıdır” [Edip Cansever])

Oya Baydar-Melek Ulagay'ın, “Bir Dönem İki Kadın/Birbirimizin Aynasında” kitabının ayırt edici özelliklerinden biri, geçmişte kayıtlı oldukları partileri, kavramlarını yeniden üreten tarih bilgisine teslim olmadan, hatıralar üzerinden dillenmeyi üstlenmesidir. Anıların yanısıra kitapta serpiştirilen saptamalara katılıp katılmamaktan bağımsız olarak söylersek, bu ayırıcı özellik; sosyalist/devrimci tarih anlatılarında sıkça gördüğümüz, bir yanda geçmişi ve kavramlarını kutsama öte yanda karadüzen karalamanın ötesinde kıymetli bir algı ve görgüdür. Oya Baydar-Melek Ulagay, geçmişi, olayları, aşklarıyla, açmazlarıyla karakterleri anlatırken, o tarihi yapan isimli/isimsiz insanları, resmi tarih anlatılarındaki gibi kullanıla kullanıla cins isim haline getirilmiş ve klişeleşmiş kavramların, değişmez saptamaların ardına gizlemiyor tersine istisnaları dışında görünür kılıyor. Okur, olayların içindeki ve ardındaki karakterleri, yazarların gözünden, neyse o halleriyle görüyor, bildiklerinin ötesinde de tanıyor. Böylece o dönemleri bilen (veya bilmeyen) okurlar “sivil” öğrenme hakkının yanısıra, soru sorma ve isterlerse açılan hatıra kapısından girip, kendi hatıralarını ekleyerek tarih tartışmasına katılma şansını elde ediyor.

Kitap, benzer erkek anlatıları karşısında öze/biçime ilişkin farklılığı temsil eden bir “dil” farklılığını da içeriyor. Bu, Marksizm'in “dünyayı yorumlama ve değiştirme” olarak bilinen önermesine “dilin değişmesinin” dahil edilmesidir. Sivil bir dille yazılan sivil anlatılar, A. Hamdi Tanpınar'ın “arkasından tanrısı çekilmiş”, Benjamin'in “aurasını yitirmiş nesne” pradigması ile farklı bağlamda ilişkilendirilebilir. Arkasından örgüt çekilmiş ya da arkasından örgütü çekmiş öznelerin anlatımlarının gecikmesi, zamanını ruhuna uygun taktik olarak değil, geleneksizlik ve yasını tutma sürecinin diyalektiği ile açıklanabilir. Siyasi bir özne olarak bilinen son yıllarda ise edebiyat alanında kendine özgün bir yer açan Oya Baydar bir yana, bizim mahallede hemen hiç bilinmeyen, bu kitapla birlikte birden kendini hatıralar üzerinden görünür kılıp hatırlatan Melek Ulagay'ın“Ben hiçbir zaman depolitize olmadım, olamazdım. Bu olayların içinde yaşamış birinin ilgisiz kalması, dünyaya başka gözlerle bakması çok zor, imkansız” cümlesinde kıymet biçerek şöyle bir saptama yapmak mümkün: Bu yeni konumlanma, resmi tarih dilindeki “ütopyadan vazgeçme” değil, yeni kendine, yeni kavramlarına, yeni sorulara ve cevaplara taşınma halidir. Kitapta her iki kadının adını “iyi, güzel şiir okuyan şair” olarak zikrettiği Edip Cansever gibi söylersek, ağaçta ve dalda değil, “İki yaprak yerde konuşur ya” halidir

“Düşman” iki gelenekten Oya Baydar ile Melek Ulagay'ın anlatılarından geçmişi okumak daha başında okura çapraz okumaları özendiriyor. “Tarihi sadece erkekler yazmamalı” diyen iki kadının yazdıkları, erkeklerin yazdığı “siyaset odaklı” resmi tarihe insan odaklı bir şerh ve itiraz olduğu kadar, bazı “sivil” iddialı gayri resmi erkek anlatıları için ise özendirici bir“model” olabilir. Kitabın bir diğer özelliği, bir döneme damgasını vurmuş onlarca siyasi karakterin gayri resmi geçişini okura sunmasıdır... Pek çok yönüyle bildiğimiz Deniz Gezmiş'in eylemci karakterini, imgesini, Oya Baydar'ın hatıratından şu şu cümle üzerinden yeniden üretebiliriz: “Ders bitti; sloganlar alkışlar arasında amfiden çıkıp odama geldim. İçeri yeni girmiştim ki kapı vuruldu, kapıda uzun boylu, yakışıklı bir delikanlı . 'Ben Deniz Gezmiş'im, teziniz reddedildiği için rektörlüğü işgale gidiyoruz' dedi ve cevabımı bile beklemeden yürüdü gitti. Öylece kalakaldım. Durun, yapmayın diyecek halim yok; böyle bir tavır küçük burjuva pasifizmi olarak damgalanır. Zaten, yapmayın desem beni kim dinleyecek! Eylem çoktan planlanmış.” Hal böyle olunca bu anlatı, sol tarihe yeni başlayanlar heveskarlar için bir keşif imkanı, geçmişi bilenler için ise onları karakterleri hiç bilmediğimiz özellikleriyle tanıma ve yeniden bilme kapısıdır. Melek Ulagay'ın İbrahim Kaypakkaya anlatısı da onun imgesini hatırlayıp yeniden kurmanın imkanını içeriyor: “İbrahim çok farklı bir kişilikti. Ben zengin kızıyım, burjuvaziden geliyorum, diğer arkadaşların çoğu da şehirli ailelerin orta, orta üst sınıflarındandı. İbrahim Çorumlu bir Alevi ailenin çocuğuydu. Yoksuldu, farklı sınıfsal tabandan, farklı bir kültürdendi. Çok zekiydi, hem zeki hem duyarlı. Parlak gözleri vardı: Her an her şeyi anlamak ve gözlemlemek üzere. Halkın ezilmişliğini gerçekten etinde kemiğinde duyan, çok çalışkan, kendini eğitmiş, karizması olan biriydi. Benim için her zaman özel bir insan oldu, daha sonra yaşadıklarımız bu düşüncemi değiştirmedi...” Oya Baydar'dan alıntı ile başladık... Halkın efsaneleştirdiği figürleri belleğinde ve can kafesinde nasıl yaşattığını aktaran Melek Ulagay ile bitirelim: “Benim geldiğim bu evde daha önce Sinan Cemgil kalmış. Sinan'ın öldürülmesinin üzerinden beş altı aya geçmişti ve o kapalı arka odada Sinan'ın eşyaları duruyordu. Sinan onların gözünde bir kahramandı. Eşyalarına asla dokunmuyorlar, kimseye vermiyorlardı. Kadınlar arada bir gizlice odaya girip eşyalara bakıp ağıt yakıyorlardı. Sinan'ın öldürülmesini anlatırken gözlerinden ip gibi yaşlar akıyor ve dünyaya bir daha böyle bir insan gelmeyeceğini söylüyorlardı. Ben İstanbullu olduğum için Sinan'la hiç tanışmamıştım; ama herkes gibi ben de onun sıra dışı özellikleri olan biri olduğunu biliyordum. O evde geceler boyu Sinan'ı bana anlattılar, onu tanımış gibi oldum. Anlayacağın Sinan bir efsaneydi olaralarda, Türkiye'nin Che'siydi onlar için...” “Şairler şiirlerini iyi okuyamazlar genellikle; ama Edip çok güzel okurdu.”

Sezai Sarıoğlu

*************************************************************************

 "Neden kimse bugüne kadar/ Kendini açıklamadı​" (E. Cansever)

Paris'te Devrim Başkadır

Oya Baydar: “Yıl 1959-60; egzistansiyalizm hâlâ ortalığı kasıp kavuruyor. (...) ... Sartre'ı, bir kafede, daha çok Cafê de Flore'da Simone de Beauvoir'la birlikte oturmuş konuşurken ya da gazetesini okurken görebiliyorsunuz... (...) Paris'te teyze kızımla kocasının çevresi Türkiyeli doktora öürencilerinden, yazar çizerlerden, ressamlardan, sanatçılardan oluşuyordu. (...) O zamanlar Fransa'da, hele de Paris'in entelektüel kesimlerinde sol rüzgarlar esiyordu. Biraz bohemlikle karışmış, egzistansiyalizm sosuna bulanmıış bir sol hava. Onların arasındaydım ben de. 19 yaşındayım, ağızlarının içine bakıyorum. Sosyalizm tartışıyorlar, ilk kez enternasyonalizm sözünü duyuyorum. Biri Türk, bir, Yunanlı bir çift vardı; kızın ailesi Yunanistan'daki iç savaştan sonra sürgüne çıkmak zorunda kalmış komünistlerden. Hiç unutmuyorum, Kıbrıs konusu da gündeme gelirdi tartışmalarda. (...) Yunanlı kız sevgilisine, Kıbrıs'ı sana veriyorum canım, benim olsa on iki adayı da verirdim, derdi. Çok hoşuma giderdi bu benim. İşte, egzistansiyalizm gereği sandığımız bohem yaşam, Marksizm tartışmaları, Fransızlar, Türkler, Yunanlılar, Ermeniler, eğitim için devlet tarafından gönderilmiş tek tük Çinliler, böyle bir ortam... İyi de, ben baktım Paris'te tutunamayacağım, hele de üniversiteye devam olanağım hiç yok. (...) Demek ki sandığım kadar cesur ve bağımsız değilmişim; döndüm. (...) Paris'te bulunduğum çevrede duyup da hoşuma giden, 'işte budur' dediğim sosyalizmi sosyoloji okuyarak öğrenebileceğimi düşündüğümden, Paris dönüşü ayağımın tozuyla sosyoloji bölümüne atmıştım kapağı...”

 

Melek Ulagay: “1965'te liseyi bitirmiştim. 18-19 yaşlarındaydım. Mezun olduktan sonra ne yapacağımı bilemedim, aylak aylak dolaştım. Üniversite giriş sınavları o dönemde yeni başlamıştı. Aile baktı ki ben başı boş kalırsam pek hayırlı olmayacak. (..) Zennep (Oral) o sırada Paris'te... Onun ailesiyle bizimkiler iyi tanışırlardı. Zeynep babasını genç yaşta bir kalp krizi sonucu kaybedince kendini çok kötü hissetti. Paris'e dönüp öğrenimine devam etmek istemedi. Birlikte gitmemize razı olur belki, diye beni de onun yanına kattılar, babam bizi Paris'e götürdü. Böylece 68 Baharı'nın içten içe hazırlandığı 1966-67'de kendimi Paris'te buldum. (...) Fransızca kurslarına başladım. Tiyatro okumak istiyorum ya, tiyatro kurslarına kaydımı yaptırdım. O dönemde Paris siyasal hareketliliğin çok yükseldiği günler yaşıyor. 66-67 yıllarındayız, adım adım 68 Bahar'ına doğru gidiliyor, 68'in bütün ön hazırlıkları yapılıyor. 67 yılında Yunananistan'da askeri darbe olmuştu. Paris, ülkelerindeki faşizmden kaçan Yunanlı mültecilerle dolmuştu. Özetle benim gözüm esas olarak Paris'in bu kaynayan ortamında açıldı. (...) hızlı bir politizasyon sürecine girmiştim. Söyledim ya, bende militanlığa yatkınlık, öyle bir ruh hali hep varmış zahir. (Marksizm okumaları falan?) Yok öyle bir şey, hiç yok. Tamamen eyleme yönelik. Ben edebiyat ve tiyatroya eğilimli olduğum için tek ilgi duyduğum, bildiğim alan oydu, hâlâ da öyle sayılabilir. İngiliz ve İrlanda tiyatrosunu ve edebiyatını iyi bilirdim...

(“Bir Dönem İki Kadın/Birbirimizin Aynasında” kitabından)

***********************************************************************************

“Şairler şiirlerini iyi okuyamazlar genellikle; ama Edip çok güzel okurdu.”

Melek: Paris'ten döndükten sonra, solla tanışmam kadar önemli ve benim üzerimde derin etkileri olan bir çevreyle daha tanıştım. Aziz Çalışlar girdi yaşamıma. Aziz, Arnavutköy'de eski bir yalıda anneannesi ile oturuyordu. Edebiyata, yazıya-çiziye meraklı, çok yönlü, inanılmaz bir İstanbul çocuğuydu. Romantik ve duyguluydu.

Oya: Aziz Çalışlar'ı ben de tanırdım. Ne kadar hoş bir insandı gerçekten. Yetenekli, bilgili, aydın... Üstelik ne kadar genç öldü kanserden.

Melek: Evet, genç yaşta kaybettik onu. Acısını hep içimde taşırım. Aziz'le çok uzun, sabahlara kadar süren konuşmalarımız olurdu. Ama daha önemlisi, Aziz'in çevresiydi. İkinci Yeni şairleri: Edip Cansever, Turgut Uyar, Metin Eloğlu, hikâyeci Tomris Uyar, Nahit Hanım gibi zamanının sanatçı ve aydınları, daha başkaları... Tomris Uyar bizim okulda, benden biraç sınıf büyüktü. Sıra dışı, kolejli kız tiplemesine hiç uymayan, değişik bir kişilikti. Ben ona çok hayrandım okuldayken. (...) Nahit Hanım'ın evinde rakı sofrasına konuk oldum. Edip Cansever'le rakı içtim, onun şiirlerine kendi sesiyle dinledim. Yaşamımı çok zenginleştiren bu insanların hepsi olağanüstü birikimleri olan, Türkiye'nin kültür yaşamını derinden etkleyen kişilerdi.

Oya: Her sanatçı, edebiyatçı kuşağının kendine özgü bir havası vardır. Ama, senin anlattığın insanlar gerçekten de farklıydı. Bohem denilince bizde genellikle çoğunlukla, kendini dağıtmış, içkici, umursamaz, nerede sabah orada akşam, keyif ehli insanların yaşamı anlaşılır. Sözünü ettiğin insanlar, evet, içerlerdi ama toplumsalı, insanı, yaşamı dert edinmiş duyarlı insanlardı. Hani, içmeyip de ne yapsınlar, nasıl dayansınlar diyebileceğimiz türden insanlar. Hepsi sıradışıydı, dünyanın haline, insanın kaderine, çevrenin tutuculuğuna isyan ediyorlardı. Ben Edip Cansever'i iyi tanıdım. 1966'da 67'de bizim Levent'teki eve gelirdi, orada toplanırdık. Şiirler okunurdu. Şairler şiirlerini iyi okuyamazlar genellikle; ama Edip çok güzel, çok etkileyici okurdu.

Melek: Güzel okurdu gerçekten.

Oya: Bir gece Edip Cansever bizde, Ruhi Su da vardı galiba; kalabalığız, türküler söyleniyor, şiirler okunuyor, biraz da içmişiz. Derken bizim kapı, üstündeki anahtarla açıldı; elinde Çerkes mızıkasıyla, Çerkes düğün havaları çalarak evin kızlarından biri belirdi kapıda. Yukarıdan inen merdivenlerden, ellerinde mumlarla yerlere kadar dantel gelinliklerle iki Çerkes gelini dans ede ede iniyorlar. Arkalarından bir paşa ile süslü bir at geliyor. Tabii atla paşa yağlıboya resim; ama merdivenleri karartmışlar, mumların ışığında gerçek figürler gibi görünüyorlar. O anda Edip'in halini hiç unutamam. Yerinden fırladı, kapıya hamle etti, bir yandan da 'Süelel azizim, süelel, ben neredeyim?' diye söyleniyor. Bilirsin 'r'leri teleffuz edemezdi pek. Tabi o kafayla, atı da paşayı da gerçek zannediyor. Meğer bizim apartman ahalisinin canları sıkılmış, hadi bir oyun sahneyelim demişler. Bizde alem olduğunu duyunca, gösteri yapmaya gelmişler. Ama Edip o geceyi hiç unutmadı. 'Sizin süelel ev' deyip durdu yıllarca. Sanırım o geceye göndermeler yapan bir şiir de yazmıştı.

Melek: Aziz'in evinde de uzun sofralar kurukur, sohpetlere doyum olmazdı. (...) sonra bir gün, sanırın sonbaharda, bu ekibi ben Çubuklu'ya bizim yalıya götürdüm. Yalıda bekçiden başka kimse yoktu. Yanımızda getirdiğimiz rakı ve mezelerle yalının üst katındaki Boğaz manzaralı salonda kocaman bir sofra kurduk, öğlen rakısı içiyoruz. O günü hiç unutmadım. Boğaz önümüzde uzanıyor, yüksek tavanlı yalının duvarlarında denizden gelen ışıklar oynaşıyor, Edip Cansever şiir okuyor, birileri alaturka şarkı söylüyor; hayal gibi...

(Oya Baydar- Melek Ulagay, "Bir Dönem İki Kadın/Birbirimizin Aynasında")

***************************************************************

NAR'habalar...

Bugün, dört yıldır sürdürdüğümüz nehirmuhabbetler'in 26'ıncısı için toplanıyoruz. E. Cansever'in "Yaz, geçti, sözgelimi midyelerden yorulduk" dizesinden el alarak, kendimize "Yorulduk (mu?" diye sorabiliriz. Tarihten, hatıralardan, kavramlardan, imgelerden, şiirlerden, türkülerden, sorulardan ve cevaplardan yorulduk mu? Özetle, birbirimizden yorulduk mu? Bu soruya yanıtım, "hayır"ın çok ötesinde. Yorulmadık tersine, dört yıldır, birbirimizden çoğaldık, yeni bilme kapılarınden geçtik, yeni anlamlar edindik... Kendimizle ve başkalarıyla tanışmakla, yeniden tanışmakla kalmadık, yeni sorular ve yeni cevaplar da edindik. Birbirimize, sorulara, cevaplara geç kalmalarımız elbette oldu. Ama önemli olan, "pulun zarfa, zarfın mektuba yakışmadığı" dönmeyi unutan, aklına gelince de yanlış dönen dünyada muhabbeti birbirimize ve üstümüze başımıza yakıştırmanın etiği ve estetiği. Sanırım bunu başardık ve bizim yakada imkanlı muhabbet geleneği yaratmak için epey yol aldık... Şöyle de söylenebilir; dört muhabbet yılı geçti, dört "efendimiz acemilik" yılı geçti, dört merak ve heves yılı geçti... “Neler konuşmamıştık son buluşmamızda” halini tersine çevirecek bir etikle, tarihe hatıraları, hatıralara tarihi ekledik. Hayat içinde söyleyen ve eyleyen insanı, insana dair halleri anlamaya çalıştık. Bugün yeni bir muhabbeti ekleyeceğiz bu hevesimize. Edip Cansever'in, "Gül içinde bir sümbülün iç çekişi" dizesindeki gibi, bir tarih içinde iki kadının, Oya Baydar-Melek Ulagay'ın “Bir Dönem İki Kadın/Birbirimizin Aynasında” kitabı üzerinden iç çekişlerini, ah'larını ve yaşasın'lı hallerini de konuşacağız...

Aşksal, devrimsel, zamansal manisi olmayanları bekliyoruz....

NAR'cakalın...

Sezai Sarıoğlu

 

Tarih: 10 NİSAN PAZAR (2011)

Saat: 19.00

Mekân: LİVANE

(Osmanağa Mahallesi, Osmancık Sokak, No: 11, Kadıköy/İstanbul)

(0216 414 40 96) info@livanepub.com, http://nehirmuhabbetler.blogcu.com

 

 

Yorum Yaz
Bu içeriği paylaşın!
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !