Embed

Yönetmen Yüksel Aksu konuğumuz...

Muhabbetten tadımlık görüntüler:

http://www.dailymotion.com/video/xoxfdl_yuksel-aksu-sezai-sarioglu-ile-nehir-muhabbetler_creation

 

Meraklısı için "süsüne kaçılmamış" bir portre denemesi

(Filmlerinden hiç bahsetmeyerek...)

"...karikatürümüzde bir Brecht tavrı eksikliği görürüz. Ağa, patron, hoca, genellikle çirkin çizilir. Tiyatroda da öyle değil mi? Alın Yaşar Kemal'in Teneke'sini. Oyunlarda ağa mutlaka, şişman, itici, çoğunca da ahmak biridir: Bir de Brecht'in Üç Kuruşluk Opera'sını düşünelim: sahtekâr kişiyi, dolandırıcıyı kendi sevimliliği içinde göstermekten korkmaz Brecht. Dolandırıcı sevimli olmasa dolandırabilir mi?" (Cemal Süreya)

Yüksel Aksu; yerel/evrensel kavramlara hem içerden hem de dışarıdan baktığını söyler. Biz ekleyelim; kavramlarla arası yıldızlı pekiyidir; hatta devrim pekiyi.Onu ilk dinlediğimde, en dikkatimi çeken kıymeti, bilgi, bilinç ve kültür üçgeninde kendine has bir donanımıydı. İsteyen üstüne alsın; kavramları, meselleri, mitolojiyi üstüne-başına yakıştıran, bilgisinin bilgesi olan az sayıda yönetmenden biridir.("Sokağın ağzına bıraktığın zaman bu kavramları bambaşka bir şey oluyor. Kolektivizmi sosyalist literatürden öğrendim, imeceyi ise nenemden öğrendim dolayısıyla o didaktik, kuru olmuyor.") Kavramsal geleneğin cılız olduğu, bir biçimde ana-baba parasıyla veya kendi çabasıyla kavram bulanların da hakikatin/pratiğin boynunu koparmakla kalmayıp, "kavram bunamasına" uğradığı bir gelenek içinde onun çapraz okumalarla geçen rahle-i tedrisi önemli... Öteyandan Marks Dede'nin öğüdüne uyarak devrime yakına almaya çalışan, dünyayı yorumlama ve değiştirme heveskarı bizim mahallenin çocuklarının, kendi deneyimlerini kavrama dönüştüremediği, soyutlayanadığı, yıllarca dişe diş, onurluca direnilen hapishanelerden, bir kaç kavram icat etmeden "yatılarak!" çıkıldığı düşünüldüğünde, ama daha da önemlisi "anlam bunalımı!" çağında onun biriktirdiklerinin önemi daha iyi anlaşılabilir...

Modern ile otantiğin, kavram ile imgenin, tragedya ile komedyanın, gerçek ile kurmacanın sınırlarında dolaşır... Batı'nın kavramı ile Doğu'nun meselini, Batı'nın süreci ile Doğu'nun ân'ını kendince hemhal ederek daha sinemasının baharında, henüz iki uzun metraj cemre düşürmüşken bir sinema dili oluşturduğu söylenebilir. Doğu'da, adlar, simgeler, imler başka anlamlar ağırlıklar taşır. Bir masal, bir hikâye, gömleğe küsmüş bir düğme çıldırtabilir insanı. (Filmlerden "kazandığı paralarla", harçlık biriktirip, biraz daha Doğu'ya, Ortadoğu'ya, kadim Doğu'ya gitmesi beklenir...)

Daima özel bir yalan görünümünde olan "genel hakikati" yani yerel/evrensel "yalanı" deliğinden çıkarmak için komedyayı kullanır. Şiir, sözcükleri deliğinden çıkarıp delirtmek ve özgürleştirmek se, sinema da, gerçekleri deliğinden çıkarıp rol icabı da olsa delirtmek değil midir? Küfiristan uçbeyi Can Yücel bir kenara, sözcükleriyle ayağa kalktığında oldukça uzun boylu olan Sait Faik için konuşmak, biraz da "küfürdü..." Yüksel için konuşmak, harflerden başlayarak anlamın yüzünü güldürmek, kahkahalardan bir iklim yaratmaktır. Kahkahalar cevaplarından çok sorularıdır. Charlie Chaplin’in “Hayat yakın planda trajik, geniş planda komiktir.” cümlesini diline pelesenk etmesi boşuna değildir. Seyirciye, "kahkaya büyük protestodur" dedikten sonra, "Bu kadar gülmek yeter!" der ve sürdürür konuşmasını "Bayanlar baylar; şimdi düşünme zamanı." Tarih biraz da ağlamaları gülmelerle, gülmeleri ağlamalarla sorguya/temize çekmek çekmek değil midir? (Yine de bir şerhe ihtiyaç var; her kim onun filmlerini yokuş aşağı bir ironi ile sınırlarsa, çarpılmaz ise de yanılır. Bir yokuştur bu filmler... Kim demiş ise demiş, "Bir yokuştur aşk", sinema, şiir ve devrim...)

Anti-milliyetçi, haliyle de enternasyonalisttir... Ne var ki bunu bizim mahallenin nagatif klasiği "kahrolsun" retoriği üzerinden yapmak onun meşrebine uymaz. O daha, ince bir yerden kendini tarif eder... Milliyetçiliğe esastan da usulden de karşıdır ama, kültürel, tarihsel, etnografik, antropolojik rengi ve duruşu içeren yereli, “milli”yi önemser. "Milli" ile "millliyetçi"nin püf noktasını, "Bir 'çi' ekinden dolayı ayrımcılığı, ırkçılığı içeriyor." diye izah eder ustaca... ("Ben o taşranın, o habitatın çocuğuyum, Muğlalı’yım, Ulalı’yım. Ama bir o kadar da Latin Amerika’daki insanlarla empatim var. Bir o kadar da dünyalıyım. Oraya giderken Vittorio de Sica’nın deneyimleri de aklımdaydı, Dede’nin (Marx’ın) yazdıkları da aklımdaydı. 1844 Elyazmaları da aklımdaydı, yabancılaşma teorileri de aklımdaydı. Yine Dede’nin öğleye kadar ziraat, öğleden sonra balıkçılık, akşam da roman yazmak istiyorum dediği komünist ütopya da aklımdaydı. Ben komünist ütopyanın adamı mıyım bilmiyorum ama bu literatür aklımdaydı." )

Bu topraklarda, alt, üst, yeni, eski kimlikler coğrafyası, diller, anlamlar ve kavimler kapısı olduğunu bilir. Modernizmin yapısal tuhaflıkları bir yana,"insanın sayısız kimliği oluşturduğunu"nun da farkındadır. Sinema yapanların bunları görme, anlatma sorumluluğu olduğunun bilgisini ve bilincini taşır. Doğanın diyelektiği onun kulağına "melezlik" fısıldar. Kimine göre "mutluluğa açılan kapı", kimine göre sömürünün, zulmün dik âlâsı, kötülüğün delili, kimine göre enternasyonalizmin yeni bir imkânı olarak "sihirli" veya "zehirli" bir sözcük olan "Küreselleşme"tartışmaları bir yana, ulus devletlerin tek dil, tek ulus, tek inanç tasavvuruna karşı da "melezliği" savunur." Dahası, melez bir keçidir o... ("Tabiatın melezliği önerdiğini fark ettim. Tasavvufun, göçebe felsefesi olarak doğmuş olabileceğini düşündüm. Bu konuyla ilgili İbn-i Haldun’un mukaddimesinde 'göçebelerin şehir ahalisine nispetle hayır ve iyiliği kabule daha yakın” olarak başlıklandırdığı bir bölüm vardır. Bizden İbn-i Haldun’un, Sencer Divitçioğlu’nun, Doğan Avcıoğlu’nun, Kemal Tahir’in, İlhan Başgöz’ün, hatta Dr.Hikmet Kıvılcımlı’nın demeye çalıştığı şey; göçerlikte mülkiyet bilinci güçlü olmadığı için eşitlikçi ve toplumcu bir yaşam hâkim.")

Lâtin Amerikalı yazar Eduardo Galeano'dan öğrendiğimize göre, Kübalı şoför Candela için Che Guevara, Kastro ve Shakepeare "at"tı, "Sanırım o kesinlikle bir attı, yapıtlarındaçok filozofça ve eğitici, beyim” diyordu sıkça... "Gazal-ı hürriyet" olarak nam salmış geyiği kendinden meşhur Resneli Niyazi'yi unutmadan, zamansal ve mekansal sıçrama yapıp konuyu bizim mahallenin çocuklarından Yüksel Aksu'ya getirelim. Samimi itraflarından biliyoruz ki; o bir keçidir... Mitolojik, tarihsel ve güncel bir keçi. (“Şimdi aslında ben de bir keçiyim. Bu, hem bir metafor hem de gerçek. Teke yöresi çocuğuyum adı üstünde. Keçiler tepkilidir, dirençlidir ve coşkuludur. Taşkın ve eğlencelidirler ayrıca. Mesela tarih boyunca şairler keçi çobanı olmuştur, peygamberler koyun çobanı. Keçi zor güdülür, hatta güdülemez. Batı felsefesinde şeytanla özdeşleşmelerinin sebebi de isyankar, inatçı ve kontrol altında tutulamaz olmalarındandır. Bence bu keçilere karşı ciddi bir propaganda! Ya eşekler? Mesela onlar filozoftur. Nasrettin Hoca ve Ezop eşeğe biner. Düşünürler eşeklere, savaşçılar atlara biner. Ben o yüzden keçi kadar severim eşekleri. Hem onlar emeğin, sabrın ve metanetin sembolleridir. Ne de olsa devede de boy var ama kervanı eşek çeker!”) "Koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi denir"hatasözüne rağmen, tercihini koyundan değil keçiden yana koyması bir bildiği olduğundandır... Ben sadece; dünyanın bütün keçileri birleşin!, diyorum...

Keçi, koyun, eşek demişken, konuyu "Gütmek" kelimesine getirelim. Devrimci devrimin çobanıdır, ne var ki devrimi gütmez, güdüler, gerisi tarihin, coğrafyanın yanısıra, tutarsızlığından(!) şüphe edilmez "yüce" halklarımızın işidüşüdür. Keçi ve inat demişken, daha doğrusu keçiden inatı ödünçlemişken, o kendini keçiye benzetedursun, ben, bilge zeytin ağacına ve inatçı incir ağacına benzetim onu. Ama illâki kayayı delen incir... Antik tiyatroların, Sinop Zindanı'nın duvarlarını mekan/makam tutmuş, kayayı delen incir... (".../ Oysa kavradığım herşeyin adını bilmek/ biraz bunaltıyor beni/ örneğin bir atom santralı projesi/ Hollanda'daki bir caz konseri/ öleceğimi biliyorum nasıl olsa/ ama gölgemi önüme düşürüyor/ güneş önümden gelirken/ şaşırıyorum gövdemi// matrağa alışkınım ben aslında ama/ ille kayayı delen incir,/ suları aşan gemi!" [Turgut Uyar])

Devrim, sosyalizm, diyalektik gibi kıymetimiz olan sözcüklerin cümle içinde kullanılmasının "ayıplandığı" bir zaman diliminde onun "Dede" sempatizanı olması, toprak ve dil altına gömülü tarihten ve devrimden emanet sözcüklerimizi şımartmadan kıvamınca çıkarıp cümle içinde kullanarak parlatması bir duruş beyanıdır. Bu nedenle, Dede'nin yirmidört ayar cümlelerini, soyutlamalarını aklından çıkarmaz. Ama kendini ahir zaman Dede'siyle de sınırlamaz... Belagat ağacını Brechten, Marks'a alıntılarla süslemeyi pek sever. Onun bilgi ağacının dallarına astığı isimlerin bazılarını not düşerek, zihninin gerilim hattının nasıl işlediğini anlayabiliriz: Nietzsche, Adorno, Angelopoulos, Hacivat-Karagöz, İsmail Dümbüllü, Hoca Nareddin, İncili Çavuş, Homeros, Euripides,Aristofanes vs...

 

Şeyh Galip'in çağının en iyi giyinen şairi olduğu bilgisinden el alarak, gıyabında yüzüne karşı konuşarak, onun biraz da kişisel özelliklerinden söz edelim: Söylem savaşları çağında, nev-i şahsına münhasır giyim-kuşamı olan "Süslü çocuk..." Dili kadar süslü ya da diline, cümlelerine kafiye olarak beden dili, giyim-kuşam görgüsü... Fular kullanmayı sever, keçi sakalı keçiyi olduğu kadar, Troçki'yi de andırır.

 

Dünyayı değiştirmek size mi kaldı, kapitalizmin, tarihin marangoz hataları devletlerin ve sömürünün tadını çıkarın, diye günde beş vakit çığırıp öğüt verenlere, güler geçer. Herkesin gülen'i kendine. Günün birinde, düşler gerçekleşip, "özgür bireyler topluluğu" kurulduğunda bir günün özetini Dede'den bir kez duymuştur ya, illaki onu hayatında uygulayacak... Sabah Ula'ya köyüne gidip köylülerle filmine 66 veya üç taş dama oynayabilir; öğleyin, oyunda yenilen köylülerle film çekebilir, akşam, âşık hava tiyatrosuna gidip, Nâzım Hikmet'ten kaçırılıp Ekrem Reşit Rey'e mal edilen "Lüküs Hayat" operetini mitolojik mitolojik bir gözle, seyredebilir. ("Yok akşama kadar miskin miskin otururum, geyik yaparım. Ama kahvehanelere gider bir okey çeviririm. Lütfü Kırdar'a da giderim, Cemal Reşit Rey`e de gidiyorum. Hatta bazen uçağa atlayıp memlekete gidip '66' ve 'üç beş sekiz' oynayıp gerisin geri dönerim. Ezeli rakiplerim var orada.")

İlhan Berk, Sait Faik için "büyük içe dönüğümüz"demişti. Ece durur mu o da, onun hüznünü "kavun acısı"olarak not düşmüştü edebiyat tarihine... Bir ara "caz takılmıştır." Onun caz ilişkisine yakından uzak bakınca, cazhis(t) olduğu, hatta tüm şakacılığına rağmen blues bir edası, hüznü fark edilebilir. ("Hüznüniyet") Kışa dönük değil cemreye dönüktür. İçe dönük değil dışadönük, düşedönük bir yönetmendir... Mitolojik zeytinlerden sızdırılmış yağlarla yağlar kapıları, diş gıcırdatmadan içe değil dışa açılır. Çok kapılı, çok kavramlı ama bir o kadar da ayağı sokağa toprağa basan bir yönetmendir. Kavramlarının üstü-başı, ter-toprak içindedir...

Bir sinemasal keçi olarak Oscar'a gözünü diktiğini, biliyoruz. ("Biz de 'Oskar’a gitcez gari' diye, 'köyden indim Oskar’a' diye sloganlaştırdık. Hatta bana 'Oskar nerde?' diye soranlar da oldu ben de dedim ki, 'Elazığ’ın bir ilçesi', 'çok uzak arkadaş ben gelemem diyenler de oldu.') Şu Oskar, Nobel özetle "ödül" meselelerini biraz kurcalamak, şerh düşmek gerek. İşin şakayla karışık gerçeği ile başlayıp Can Yücel'e yolumuzu düşürelim: "Yaşar Kemal işitmesin, ama/ Nobel kazanmış kadar oldum." Şimdi de, Cemal Süreya'ya düşşün yolumuz: "Bizim doğal adayımız Yaşar kemal için yakın dotları şöyle diyorlar. Dünyanın en fazla Nobel alamayan adamı..." Siz onun Oskar'a göz koyduğuna bakmayın ve bir başka cümlesinin izini sürün; "Beni zaten orda tanıyorlar. Ben orda bir mahalli starım. Oranın Ankaralı Namık’ı da benim..."

Onun, zihinsel ve sinemasal hikâyesini, Mutlu Parkan’ın Brecht kulaklarını çınlatarak Brech'tin geri dönüşü, olarak da okuyabiliriz. Ne var ki bu kez Brecht, içeriği anlaşılmadan slogana dönüştürülmeden onun söyleminde ve eyleminde yürürlüğe girer...

Kendi sınırları içinde boğulmak üzere olan Yeşilçam'da devrim kıymetinde sinemasal bir dönüşüm başlamışsa, bunun zihinsel ve pratik öznelerinden birinin de Yüksel olduğunu söylememek haksızlık olur. ("Devrim" sözcüğünü cümle içinde kullanmışken, zaten Devrim denen imge ve hakikat sürekli/kesintisiz bir sinema yanılma değil midir, diye araya bir korsan koyalım...)

Bu ülkeye herşeyin geç geldiği söylenir. Benim ona geç, onun bana erken rastladığım ise ikimizin arasında sırdır! O benimle tanışmasını belki bugünkü muhabbette anlatır. Ben kendi payıma Cemal Süreya'nın birkaç dizesini yardıma çağırarak ifade vermek isterim: "Belki de biraz geç rastladım sana/ Ama herşey geç gelmiyor mu yurdumuza/ 1929 buhranı bile geç gelmemiş miydi"

Dili öne eğilmesin... Kavramlarının yüzü gülsün, bahtı açık olsun... Sinema utandırmasın...

Sezai Sarıoğlu

****************************************

ENTELKÖY EFEKÖYE KARŞI FİLMİ ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ…

Yüksel Aksu ile Anadolu kültürü, tarihsel geleneklerimiz, mitolojideki kolektif arketipler, mizah ve direniş, iktidara karşı bir varoluş alanı olarak mizah, epik anlatı, enteller ve halkın dilinden anlamak, kendimizle yüzleşmek ve insanı genel olarak sevmek, hümanizma ve bizim Akdenizliliğimiz üzerine söyleştik. Çıkış noktamız tümüyle ENTELKÖY EFEKÖYE KARŞI filmiydi, sin sanat eserinden yola çıktık ve hayatı/sinemamızı yorumladık. Buyurun dostlar sofrasına, amacımız film kadar içten bir söyleşiyi gerçekleştirmek ve ne pahasına olursa olsun harbiden konuşmaktı.

 

Zahit Atam:Anlatı içinde anlatı modeli, anlatı içinde anlatı üzerine yorumlar yapmak, epizotlar kullanmak, böylesine bir biçim arayışı ve bunun da ötesinde filmin sıcaklığını koruması ve izleyici üzerinde bir karnaval havası yaratmasından başlayalım: Halka erişmek için epik söylemi kullanmak bizim mizahımız için tümüyle yeni bir yöntem, bu anlatının kuruluşu ve yönetmenin meramı meselesi hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Yüksel Aksu: Aslında Geleneksel Anadolu Gösteri Sanatlarında var olan bir biçem. Yani belirli bir yabancılaştırma ve oyun içinde oyun olduğunu hatırlatan unsurlar bizim tarihimizde varolan bir yöntem. Aynı zamanda Brecht’in dünya sineması ve tiyatrosuna armağan ettiği bir yöntem. Epik tiyatroda daha rasyonel yöntemler olsa da, karnavalesk bir yapı da vardır. Ben, Brecht ve geleneksel meddahlık, orta oyunu ve köy seyirlik oyunları arasında bir akrabalık olduğunu düşünenlerdenim. Hem göstermeci oyun kurma tekniği hem de yabancılaştırma teknikleri açısından, biz de kadim olan ile çağdaş olanın yolları kesişir, sadece son otuz yıllık dönemde büyük oranda unutuldu. Öyle ki benim yeni yetişen kuşaklarla şahsi görüşmelerimde ortaya çıkan ve çok üzüldüğüm bir olgu olarak, epik tiyatro ve Brecht’i hiç okumadan ve öğrenmeden sahneye çıkmaya başlayan bir kuşak var, ama epik yöntem aynı zamanda bizim kültürümüzde halkın katılımını sağlama açısından da çok etkili oluyor. Böylesi eserleri insanımız daha sıcak buluyor. Özellikle modern tiyatro öncesi biçim ve teknikler doğal olarak Brehcht’e ilham kaynağı olmuştur. Filmimde anlatı içersinde anlatı tekniği bu gelenekten ödünç aldığım bir yöntem. Filmi soğutmaktan ziyade masalsı ve samimi bir hava kattığı için sıcaklaştırıyor diye düşünüyorum. Oturttuğum ve yerleştirdiğim bir yöntem değil, deniyor ve araştırıyorum. Yönetmenin meramına gelince; derdini, meramını dolandırmadan farklı bir teknikle anlatmak gibi bir derdim var sadece…

Anlatı içersinde anlatı üzerine yorum yapmak sadece temaşa sanatlarında değil; edebiyat ve özellikle masal geleneğinde de anlatıcı zaman zaman metnin içerisine girer, olaylara karışır ve tekrar çıkabilir. Bu nedenle masal her anlatılışında yeni biçimler kazanır, zenginleşir, kıssadan hisse içinde dersler verilir. Biçimsel olarak bu metni soğutur gibi görünse de uygulanış biçimine göre tersi de olabilir, ben çağdaş ile geleneksel ya da kadim arasında bağlar kurmak istiyorum. Daha sıcak daha naif ve daha sahici bir etki yaratabilir. Uygulamayı yaparken sadece batı kalıplarından hareketle yaparsak, genelde eseri soğutup bir tekniğe hapseder ve fazlaca rasyonel hale getiririz diye düşünüyorum. Bir dönemin Brecht’in etkili uygulamalarında, geleneksel temaşa sanatlarına sırt çevrilip, fazlaca batılı metotlara başvurulmuş, dolayısıyla bu tür denemeler dönemin zihniyet ikliminden de kaynaklanarak biraz soğuk ve kuru kalmış diyebilirim. Gösteri sanatlarında Dionysos’u unutmamak lazım. Filmi çektiğim bölge Dionysos’un ve Apollon’un bölgesi, bu anlamda ben filmlerimde son 15 yıllık dönemdeki pesimist-kötümser-iç karartıcı atmosfere karşı, yaşamla daha barışık ve hayatın içinden konuşan karakterleri merkeze oturtmayı istiyorum.

Zahit Atam:Film belirli açılardan toplumsal bellekte yer etmiş meseleler üzerine dayanıyor, gerek Entelköylüler gerekse Efeköylüler şu ya da bu şekilde toplumda görünür yüzeydeler, ama bunların çatışması ve hayat gailesi için karşılaşmaları bizim için tam bir yenilik anlamına geliyor. Köylümüzün bir yandan kültürel/tarihsel köklerini kaybetmesi, öte yandan ise köylünün kendine yeni bir varoluş alanı yaratamaması ve giderek küçük burjuvalaşma yaşamaya başlaması tarihsel bir durum. Bu açıdan Köylülerle başlarsak, onların yaşamları medyanın böylesine yaygın, kültürün çok daha popüler hale gelmesi öte yandan, otantikliğini kaybeden söyleme çok daha maruz kalmaları... gibi açılardan köyün sosyo-politik yapısının değişimine ilişkin gözlemlerinizi ve kültürel kimliğini bulma çabaları üzerine neler söyleyebilirsiniz?

Yüksel Aksu: Çok zor ve uzun bir cevap gerektiriyor. Açıkçası biraz da beni aşıp, sosyolojinin alanına giriyor sanki. Sanırım globalleşme ve kapitalizm, köylülüğü otantik anlamda yok etti. Bugün köylümüz filmimizdeki aşırı karakterinin de belirttiği gibi, gelenekle ve bin yılların kültürüyle bağlarını büyük oranda kaybetti. Geleneksel otantik köylülükten bahsetmek artık çok zor! Hem kitle iletişim araçlarının bombardımanına tutuldular hem de kapitalizmin tarımda da tekelleşmesine maruz kaldılar. Bu onların toprağa bağımlı küçük, entansif üretimlerini dolayısıyla zihniyet evrenlerini darmadağın etti. Genel olarak Anadolu, akıl yürütme açısından köylülükten varoşlaşmaya ve küçük burjuvalaşmaya doğru bir evrim gösterdi. Otantik ve yerel kıymetlerini kaybedip, gözünü metropolün lümpen kültürüne dikti. Halk ozanlarını, anlatıcılarını, masallarını, manilerini, el zanaatlarını kaybedip, yerini merkez üretimin kültürüne bıraktı. Güzelim geleneksel evlerin yerine gecekondudan bozma katlı evler, halı kilim yerine laminant ya da kitsch makine halıları, ahşap işlemeli balkonların yerine PCV kaplamalı balkonlar… Say say bitmez. Aslında feodalizm ya da Asyatik kültür her ne dersek diyelim kayboldu ve metropolün varoş kültürüne eklemlendi diye düşünüyorum. Ortada koca bir yozlaşma ve kimliksizlik!.. Ne yerel kimlik, ne de sınıf kimliği kaldı. Buna karşın insana aç olma, harbi insana aç olma durumu hala devam ediyor. Ben bir yandan köylülüğün kendi kültürünü kaybetmesini, bir ironik durum olarak anlatırken, kırsal yaşamı kentsel kültürün yabancılaşmasına yeğleyen entellerin de bu insanlara uzak durmasını, içlerine girmeyi becerememesini eleştiriyorum. Bu anlamda yeni bir ilişki için, herkesin kendini gözden geçirmesi lazım, entellerin de artık halkımızla halkın diliyle konuşmaları da gerekiyor ki iletişim ve yalıtılma sorunu aşılabilsin, halkımızla ilişki kurmak isteyen kendi niyetlerini saklamasın, aksine onların anlayabileceği dille anlatsın, çünkü niyet temizdir. Kültürel sorunlar ise ortak dilde yapılır, dilin kendisi ve meramın temizliği ilişkinin ve anlaşılabilmenin başlangıcını yapar, gerisi hayatın akışının işi, ama ilk darbeyi vururken karşındaki ne diyor diye dinlemeyi bileceksin. Bizim insanımızın küreselleşmeden aldığı darbe, onları en çok insana aç yapmıştır, bunu bilelim.

 

Zahit Atam:Entelköylülerin giderek daha çok toplumsal arketiplere sahip çıkmaya çalışması, köylülerin aksine modernlikten kaçmaları ve hayatın anlamsızlığını daha çok hissetmeleri, bir tür ilkel ama sahici yaşam diye kıra gitmesi açısından yaklaşırsak, köylülerin özlemleriyle tam ters yönde ilerliyor. Buna karşın köylülerin naifliğinden de uzaklar, insan yaşamına bir anlam bulma çabası açısından gerek köylülerle ilişkileri gerekse de kendi içlerindeki çatışmalar açısından, Entelköy hayatı daha mizahi, daha ruhen asil ve mücadeleci bir şekilde kavrarken, derin bir hümanizmi de içerebilir mi? Yoksa bu istek yapısı gereği ütopik mi olmak durumunda?

Yüksel Aksu: Bence derin bir hümanizmi içerebilir. Hümanizm insana içkin bir şey, naturasında (doğasında) olan bir şey, dolayısıyla ütopik değil, son derece gerekli ve doğal bir şey. Sadece hayatın içersinde üretim ilişkilerinin yarattığı kültüre göre yer değiştiriyor, gidip gelebiliyor ama kadim olan insan sevgisi, gerisi yalandır bence. Hayat başka türlü çekilemez. Küreselleşme ve liberalizm işe insan sevgisini karşısına almakla başlar, bunun yerine insan insanın kurdudur ya da rakibidir söylemini koyar, oysa bizim Akdenizli kimliğimiz içinde, dosta ya da misafire karşı açlığımız ve onu soframızın başköşesine oturtma tavrımız açısından yaklaşırsak, bu toprağın hamurunda hümanizma var, yeter ki yaren olmayı bilelim.

Zahit Atam:Dondurmam Gaymak'la birlikte Entelköy Efeköye karşı filminizde geleneksel yaşamın kimi uzantılarına sahip çıkıyorsunuz, filmin kritik yerlerinde bir tür uzlaştırıcı, görüp bilen, halden anlayan insan olarak var oluyorlar. Burada hem kırık çıkıkçı hem de rüyayı yorumlayan karakter olarak varolan "bilge Anadolulu", Dondurmam Gaymak'ta ise intihar teşebbüsünden sonra hayat ve doğayla barışık bir yaşam sürme üzerine gece boyunca nasihat veren karakterimiz… Bu anlamda geleneksel yaşamın kimi yönlerinin giderek arka planda kalmasına ağıt yakar gibisiniz, üstelik bu karakterler filme derin bir hümanizma da katıyor. Geleneksel olan, bilgelik ve mizah konusunda bu açıdan neler söylersiniz?

Yüksel Aksu: Ağıt yakıyorum belki ama geçmişi kutsadığım söylenemez. Ben geçmişe saklı olan kadim değerlere selam çakıyorum. Tarihsel diyalektikte saklı olan kadim değerlere... Belki Walter Benjamin gibi. Geçmiş ve gelenek insanlığın ortak mirasıdır. Kölecilikten bugünlere çok yol katettik… geleneğin kolektifleştirici bir yanı da var, kolektif değerleri yaşattığı kadar hayattan çıkarılan derslerle de dolu olabilir. Bilgelik bu anlamda yüzyılların birikimini günümüze taşıyan unsur. Hatta bunun da ötesine geçen şeyler var, toplumlararası bir durummuş gibi görünüyor, kültürlerarası bir durum. Bu açıdan iyinin ve kötünün bu mücadelesinde iyiye ait olanlara, ama geçmişten ama şimdiki zamandan göndermeler yapıyorum. Bu iyilik bizde saklı, sahip çıkmalıyız ya da hatırlamalıyız diyorum, üstelik liberalizm bu değerleri yok ederek kimliğimize saldırırken, köklerimizi bilmek ne onun esiri olmaktır, ne de yeniliğe karşı olmak. Yoksa Yahya Kemal lezzetinde safdilli bir nostaljiye fazla itibar etmem. Kötülük geçmişte de vardı bugün de var… Ben iyiliğin ve güzelliğin tarihiyle ilgileniyorum, bunun içinde geçmişten, Anadolu’nun çok kültürlü tarihinden beslenmeye çalışıyorum. Geçmişin değerlerini belirli bir süzgeçten geçirerek, akil unsurlarını yardıma çağırıyorum, aynı zamanda geçmişin hatalarını filmde filmin bir karakterine çözümleterek eleştiri konusu da yapıyorum, iki başlı bir süreç, eleştirerek içerme gibi diyalektik bir tavır bu. Gelecekten umudumuz kalmaz ise bak daha önce becerilmiş anlar, durumlar var diyorum… Dondurmacıya da şimdiki köylülere de…

Zahit Atam:Hem önceki hem de bu filminizde "sosyalist" ya da "aşırı" karakterimiz var, bu karakterler belirli açılardan yaşadıkları coğrafyanın parçası olmalarına karşın, kendi fikirleriyle varoldukları için, oldukları gibi kabul edilmişler. Ama fikirlerini dile getirirken sürekli "korkulan ve zararlı" muamelesi görüyorlar. Bu açıdan kültürel yapımızın içinde "aşırının" özellikle yerellikteki konumu ve topluluğun kendine yönelik bilinci arasındaki ilişki hakkında neler söylenebilir? Her iki karakterde bir oto-kritik yapan ve o toplumun da şu ya da bu bilincini temsil eden yönüyle toplumun dışına sürülmüşlüğü arasındaki ilişkiyi mizahi de olsa yeniden yorumlayıp bilince çıkarabilir miyiz?

Yüksel Aksu: Evet çıkartabiliriz. Sosyalistlerle, sosyalistlikle melodram, trajedi denklemi bozulmalı bence. Kahkahanın önemli bir protesto geleneği olduğu, mizahın etkileyici ve değerli bir muhalefet olduğu tekrar düşünülmeli. Yüzyıllar boyunca halk ve ezilen sınıflar ağırlıkla mizahla muhalefet etmiştir. Bu yüzden sınıflı kültürün en büyük kuramcısı Aristoteles mizahı, komedyayı aşağılamış, tragedyayı göklere çıkartmıştır, çünkü istediği kadar rasyonalist olsun, egemen sınıfın dilinden konuşur ve muhalif karaktere karşı çıkar. Tragedyayı soyluların uğraşısı, komedyayı köleler ve halkın uğraşısı olarak çerçevelendirmiştir. Dikkat edersen egemen sınıflar doğru dürüst mizah kahramanları çıkartamaz. Antik dönemde Silenoslar, ortaçağda Nasreddin hoca, Keloğlanlar hep halkın kahramanlarıdır. Mizahı bir tür halkın öz bilinci, aynı zamanda iktidara karşı bir savunma mevzisi, gerçeklerin dile getirildiği bir er meydanı olarak da görmek mümkün.

 

Zahit Atam:Aşırı genel olarak kadınlar tarafından daha kabul edilir bulunuyor, bunun nedeni onların hayatla karışık ve diğer yerlilerin pek fazla konformist ve uzlaşmış olmalarını hayatın içinde görmüş olmaları bir neden olarak ileri sürülebilir mi?

Yüksel Aksu: Bu konuda fazlaca bir fikrim ve toparlayıp kurabileceğim cümleler yok maalesef. Ama köylü kadınların özellikle, insanları egemen sınıfın bakış ve suçlamaları ile kodlamadan daha insani değerlerle ve daha uzlaştırıcı tavırla karşıladıkları doğrudur.

Zahit Atam:Hayatın içinde alay/mizah/ironi bir tür öz savunma gibi duruyor, bu insanlar belirli açılardan hayata ve zamanın akışına karşı bir tür direniş olarak mizahı yaşıyorlar ve yaratıyorlar. Bir direniş, bir özbilinç, bir sebat etme çabası, örtülen gerçekliği açıklığa çıkarma uğraşı olarak mizah/sinema/köylü ya da yerellik konusunda neler söyleyebilirsiniz?

Yüksel Aksu: Az önce söylediğim yere geliyoruz. Mizah çok ciddi bir direnme alanı. Çok iyi bir tabu deviren… Çok iyi bir savunma mekanizması, bir özbilinç, ayakta kalma yöntemi. Sen daha iyi bilirsin Freud da esprilerin kökeni ile bastırılmışlık arasında ilişkileri söyler. Wittgenstein, Bahtin, Bergson, Hegel kafa yormuşlar bu meseleye. Ama en çok ta Brecht itibarını iade eder mizahın. Komedinin bir avantajı da acıları tasaları keyifli biçimde sunması… Acıyı tasayı gülerek resmetmek büyülü bir şey bence… kendiyle ve gerçeklikle alay etmek bir tür kayıpları da telafi etmenin ve insanın kendisini sağaltmanın da bir yolu. Kayıplarımızla birlikte yaşamalıysak, o zaman mizah bir tür gerçekliği kabul edebilmenin bir yolu olarak da anlam kazanır.

Zahit Atam:Filmlerinizde yeni Türkiye sinemasının bir parçası olmanıza karşın, onlardan çok farklı olarak derin bir iyimserlik ve insan sevgisi bulunuyor. Bu açıdan mizahın sağaltıcı etkisi midir, sanatçının karakteri midir, yoksa kültürel bağlarını kaybetmemenin, bir yerelliğe sağlam bir aşıyla bağlanmanın verdiği umut ilkesi midir? Mizah sağaltır mı kısacası?

Yüksel Aksu: Bence sağaltır. Hem ruhen hem bedenen… Masaj gibi göbeğin hopluyor vücudunun birçok yeri çalışıyor gülerken. İnsan sevgisine gelince; başka türlü yaşayamam. Yukarıda açıklamaya çalıştığım gibi insan iyilik ve kötülükten yaratılmış. Dinlerin ontolojisi de, mitler de aşağı yukarı bunu söylüyor. İslam ontolojisine göre; melekler iyilik’ten, şeytan kötü’lükten yaratılmış. İnsan ise hem ‘iyilik’ hem de ‘kötülük’ten. İkilemden yani. Eğer iyi olmaya yönelirse meleklerden daha değerli, kötü olmaya yönelirse şeytan’dan daha değersiz oluyor. İnsana özgür irade önerilmiş. Seçim ona, onun iradesi veya nefsine bırakılmış. Ben iyilik, iyimserlik ve umudun peşinde olmaya çalışıyorum. 20. yüzyılın en belalı konjonktüründe bile Albert Camus, “Sisifos” mitinden umudu devşiriyor. Yani umutsuzluktan umudu… Ondan daha kötü koşullarda değiliz. Bu yorumsama, bu perspektif değerli bir şey bence… Kültürel bağlarım ve yerelliğim bu iyimserliğimi besliyor olabilir. Hayatımız bizim mizahla ve insan sevgisiyle yoğrulmuş, insanı yok sayamayacağımıza göre kusurlarıyla kabul etmek için, gerçekliği alayla ve sevgiyle kabul eden bir hoşgörünün bile mizahla yapılabileceğini göstermek kendi içinde bile çok anlam kazanıyor.

Zahit Atam:Filmin kritik yerinde görülen rüya her iki filminizin de ortak noktası, gidişat içinde kaybolmuşken rüyayla kendine gelmek. Bu açıdan kendi rüyalarınızdan ve Efeköylülerin kolektif rüyalarından, düşsel arketiplerinden örneklerle söyleşimizi bitirebilir miyiz?

Yüksel Aksu: Rüyaları somut ve değerli gerçeklikler olarak gören birisiyim. Psikanalize kadar bu mesele mistisizmin alanında kalmış olabilir. Ama Freud’dan beri somut inceleme alanına dönüşmüş durumda. Dolayısıyla rüya hem benim için hem de mesleğim olan sinemanın vazgeçilmez alanı. Sinema rüyanın kendisi neredeyse…Psişik evren’in, toplumsal bellekle de alakası olduğuna inanırım. Muhtarın gördüğü rüya toplumsal bilinç altınında tezahürüdür bence. Dolunayda; "Ay doğar aşmak ister, / Top zülüf yaşmak ister/ Şu benim deli gönlüm/ Yâre kavuşmak ister" dörtlüklü türküdeki ay sembolünün erotizm, bereket gibi ima edilen unsurların: antik mitolojiden tutun, dinlere, ilkel toplumlara, modern toplumlara kadar değen yanları vardır. Nitekim rüyasında gökteki hilal, kızın gelin başlığına döner, kırmızı kurdeleye bekârete uzanır. Sonraki sekansta Selene mitini tam da orijinal tapınağında Aşırı’ya anlattırarak o bölgenin yerel-tarihsel ama dünyaya mal olmuş hikâyesini aktardık. Ay imgesi filmin gizli ve açık light-motifidir. Hilal ile boğa kültü arasında Hitit mitolojisinde bağıntı vardır. Aynı şekilde zeybek oyununda kaldırılmış kollar, boğa boynuzunu temsil eder diyen kaynaklar var etnoğrafik araştırmalarda. Zeybek’in Zeus-Baküs ilişkisi konusunda da tezler var. Ve birçok araştırmada Dionysos keçi olduğu kadar bazı yerlerde boğa olarak da nükseder… Artemisin omuzları boğa kafası, göğüsleri boğa taşaklarıdır diyenler var. Bilinçaltı, toplumsal bilinçaltı, mitler ve rüyalar psikanalizin alanı, fazla ahkâm kesmek istemem. Ben sadece bu sosyal belleğe bazen bilincimle, bazen içgüdüsel olarak imalarda bulunuyorum. Vaktimizin ve sabrımızın bol olduğu bir zaman uzun uzun konuşuruz bunları. Dost meclisini gerektirir. Bu inanılmaz sıkı ve tetikleyici tespitleri yapıp sorduğun sorular için sana şaşkınlığımı teşekkürlerimi de söylemeden söyleşiyi bitiremeyeceğim…

 

 

"DÜŞÜNÜRLER EŞEKLERE, SAVAŞÇILAR ATLARA BİNER"

Yönetmen Yüksel Aksu diyor ki?

“Keçi, gösteri sanatlarının tanrısıdır. Dionysos keçidir, doğa tanrısı Pan da keçidir. Dondurmam Gaymak’ta bundan hareketle bazı sahneler çekmiştik. Bu arada evet, ben de keçiye benzerim. Ben de benzetiyorum, başkaları da söylüyor! Bir tarafım da Yörük, 30’larda iskan edilmiş. Yöremizin adı da Teke.”

Ne diyor yönetmen Yüksel Aksu:

“Şimdi aslında ben de bir keçiyim. Bu, hem bir metafor hem de gerçek. Teke yöresi çocuğuyum adı üstünde. Keçiler tepkilidir, dirençlidir ve coşkuludur. Taşkın ve eğlencelidirler ayrıca. Mesela tarih boyunca şairler keçi çobanı olmuştur, peygamberler koyun çobanı. Keçi zor güdülür, hatta güdülemez. Batı felsefesinde şeytanla özdeşleşmelerinin sebebi de isyankar, inatçı ve kontrol altında tutulamaz olmalarındandır. Bence bu keçilere karşı ciddi bir propaganda! Ya eşekler? Mesela onlar filozoftur. Nasrettin Hoca ve Ezop eşeğe biner. Düşünürler eşeklere, savaşçılar atlara biner. Ben o yüzden keçi kadar severim eşekleri. Hem onlar emeğin, sabrın ve metanetin sembolleridir. Ne de olsa devede de boy var ama kervanı eşek çeker!”
(YÜKSEL AKSU)

Hal böyle olunca, bize, DÜNYANIN BÜTÜN KEÇİLERİ BİRLEŞİN! cümlesini inat ve ısrarla duvarlara yazmak düşer...

 

********************

 

"ASLINDA BEN, YILMAZ GÜNEY'İN SİNEMASIYLA TANIŞTIĞIM AN KARAR VERDİM SİNEMACI OLMAYA..."

"Yavuz Tugrul'a yakın hissediyorum kendimi, biraz tabi benim öncülümdür diyebilirim. Ezel Akay'ın sinemasını, Nesli Çölgeçen'in, Yılmaz Güney'in sinemasını kendime yakın bulurum. Belki çok kontrast kalabilir ama değil. Metin Eraksan ve Lütfi Akat'ı yakın buluyorum. Ama benim sinemam daha Akdenizli, mesela Yılmaz Güney daha Güneydoğu ya da kırsal kıraç Anadolu`nun temsilcisi. Ezel'in daha tarihseldir, benim sinemam sosyolojisiyle Yavuz Tugrul aynıdır. Züğürt Ağa, aşk filmlerin unutulmazı Muhsin Bey'in sosyolojisi de metropol ve kadim gelenek çatışmasıdır. Bendeki metropol ve merkez sermaye periferisinin yansımasıdır ama kadim gelenekten ziyade anti-kahraman üzerinden yürür. (...)1988 yılında izlediğim Hugo'nun 'Sefiller'i beni çok etkilenmişti. O filmle ben 'yönetmen olmalıyım' dedim. Aslında ben Yılmaz Güney'in sinemasıyla tanıştığım an karar verdim sinemacı olmaya. Anadolu`nun bağrından çıkmış, dünya literatürüne girmiş en büyük sinemacıdır. Bunu ben söylemiyor Hollywood da söylüyor Fransa da..." (Yüksel Aksu)

Arkadaş Yönetmen Yüksel Aksu, yaptığı muhabbetlerde Y.Güney'i hayırlarla yâd edip, sinema dilinin ondan da el aldığını söyleyince, şair Ece Ayhan'ın 1989'da yazdığı bir makaleden alıntı yapmamak, sinemaya ve devrime zarar: "Kim ne derse desin; Y.Güney'in Türk sinemasında kesin kalıcı ve gerçekten de çok önemli bir yeri, konumu var, oldu, olmuştur. Adeta garip bir 'hakkak' onu Türk sinema tarihine kazımıştır artık... (...) Y.Güney olayını tarihte daha belirgin kılmak adına kendisine, Nâzım Hikmet'in Türk sinemasındaki karşılığıdır diyorum! Kısacası Türkiye'de bugün bütün sanatlarda hinoğluhince 'sanat şahsi ve muhteremdir1 depolitizasyonu yaşanırken 'Yılmaz Güney Olayı' gibi olgular ve gerçekler bana önemli geliyor. (...) Özellikle yabancı sinema yazarlarının kimisi Y.Güney'in filmlerini 'Yeni Gerçekçi' olarak, kimisi 'Şiirsel Gerçekçi' olarak, kimisi de 'Siyasal Sinema' olarak görmüşlerdir. Bence bu üç çatal saptama da birleştirilirse Y.Güney'in 'sinemasal doğru'su biraz daha yakalanabilirdi gibime geliyor."

Y. Güney'in devrimsinema kulağını çınlatmışken, "Aleyhistan'da yeni bir lehçe" Can Yücel'in "YUKARDALAR" şiirini bu kısa ve kıssa metraj yazıya konuk etmemek, muhabbete zarar.

"12 Mart’tan sonra İstanbul’un ev ev arandığı gece Yılmaz, Mahir’lerle Ulaş’ları saklandıkları yerden
arabasına bindirip Levent’e evine götürür. Polis barikatlarından 'Yaşa Çirkin Kral' ünlemleriyle
az sonra kapı vurulur, bir komiser on silah endazıyla girer içeri. Yılmaz kapı ağzındadır.
Komser 'İhbar aldık, Mahir'le arkadaşlarını burda saklıyormuşsunuz' der.
Yılmaz da Yılmaz’ca gülüp eliyle çatı katını göstererek 'yukardalar' deyince komser de kahkahayı basıp avenesiyle basıp gider.
Mahir gerçekten o anda yukardadır.
Yoldaşlarıyla Devrim Tarihimizin çatıkatında."

 

Tarih: 19 ŞUBAT PAZAR (2012)

Saat: 18.00

Mekan: LİVANE

(Osmanağa Mahallesi, Osmancık Sokak, No: 11, Kadıköy/ 0216 414 40 96)www.nehirmuhabbetler.blogcu.com

Yorum Yaz
Bu içeriği paylaşın!
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !