Embed

Yönetmen Zeki Demirkubuz'la

"Hayatın, insan kalbiyle düzen arasındaki bir çatışma olduğunu gördüm..."

Öyküsünü (Masumiyet) dört yılda yazmıştım. Senaryosunu ise karar verir vermez, üç ayda bitirdim. Özellikle 12 Eylül’de siyasi yönüm gelişmeden önce ben bayağı o dünyadaydım. Yaşım küçüktü ama tombalacılarla, pezevenklerle beraberdim. Filmdeki (Masumiyet) Yusuf (Güven Kıraç) aslında yüzde yetmiş benim. Uğur (Derya Alabora) ve Bekir (Haluk Bilginer) ise belli ölçülerde yaşadığım iki kahraman. Kısaca anlatayım. 12 Eylül’de yakalanmadan bir yıl önce bir triko atölyesinde ütücüydüm. Bir gün oraya Güngören’in overlokçu kızlarına hiç benzemeyen anarşist ruhlu bir kadın işçi geldi. Bu kadının bir dostu vardı. Adam kadını çok kıskandığı için bir arkadaşının atölyesine gözaltında olsun diye makastar olarak getirip koymuştu. Kadın bir gün bana “Ben seni götüreceğim,” dedi. Ben o sıralarda 16, 17 yaşındayım. O da otuzunda. Bana “Az sonra özel arabamız gelecek, bekle,” dedi. Biraz sonra bir Dodge kamyonet geldi. Şoför sakin bir adamdı. Kadın, “Bu benim aşığım. Salak, 15 senedir benim peşimde, ben herkese veriyorum ama bir tek buna vermiyorum. O zaman iyice kışkırtılıyor. Eskiden çok zengindi. Bütün parasını yedi. Ailesini terk etti. Beni bırakması için çok uğraştım ama bırakmıyor. Madem böyle mutlu oluyor, ben de izin veriyorum,” dedi. Filmde Bekir’in anlattığı hikâye bu işte. “Abla sen niye böylesin,” diye sordum ben. Hayatındaki tek insanın kardeşi olduğunu, ama askerdeyken öldürüldüğünü, artık hayatta başka hiçbir şeyin onun için önemli olmadığını söyledi. Bizim aramızdaki ilişki duygusal bir ilişkiye dönüştü. Ama ben aranmaya başladım ve yakalandım. Metris cezaevinde iki buçuk yıl yattıktan sonra davam açıldı. İlk mahkemede tribünlerde annemi ararken bu kadını, Nihal’i gördüm. Çok kötü oldum. O ağlamaya başladı, ben de ağladım. Fakat koğuşlara dönerken beni nasıl bulduğu aklıma takıldı. Hemen gittim iddianameyi okudum. Meğer kardeşi benim yargılandığım örgütün eylemlerinden birinin sonucu öldürülmüş. Filmde Orhan’la Zagor’un aynı insan oluşunu işte böyle yaşadım ben. Türkiye buydu. İnanılmaz bir kurgu vardı ortada. Zaten bu kurguyu fark edince başka kurguları da fark ettim. Ve Türkiye’deki anlamıyla Marksizm’den uzaklaştım. Hayatın insan kalbiyle düzen arasındaki bir çatışma olduğunu gördüm. Dolayısıyla Muazzez Abacı’nın Hasan Heybetli’nin peşindeki serüvenine de daha farklı bakmaya başladım.

Zeki Demirkubuz

(Neşe Düzel ile söyleşiden)

********************************************************************

Yönetmen Zeki Demirkubuz

En emin olduğum şeyleri tersine çevirerek düşünmeyi öğrendim”

Politik duruş bir yere kadar önemli bir şey. En geride... Ben her şeyden kuşku duyan, her şey için soru sormayı ön plana alan tipik bir agnostik, tipik bir inançsızım aslında. Bu benim düşünce ve anlama çabam için gerekli bir şey. Ama aynı zamanda bir vatandaş olarak da düşüncelerimden daha çok bu ülkenin gerçeği yüzünden, bu ülkede her dönemde en çok ezilen, en çok aşağılanan, en çok haksızlıklara uğrayan, en çok işkence edilen, bir tür kader duygusu içinde ve ahlâkî olarak sosyalistim. Ve sosyalistler bir gün iktidara gelene kadar da sosyalist olarak kalacağım. Sosyalistler bir gün iktidara geldiğinde ben başka bir şey olacağım. Onlar kime zulm ederlerse ondan olurum. O yüzden sanatı bunların dışında, bambaşka bir özgürlük alanı, bambaşka bir sorgulama alanı olarak gördüğüm için bunu ayırıyorum. Tek başına bir insan olarak baktığın zaman benim öyle politik olmayı öne alan bir tavrım da yok. (...) Örnek aldığım biri olmadı. Ben, edebiyat üzerine kafa patlattıkça edebiyat üzerinden bir sinema duygusu geliştirdim. Bu yüzden sinemanın entelektüel yanını, izleyici yanını çok geç öğrendim. Çünkü ailemden, çevremden sinema kültürü olan, eleştiren, iyi filmler izleyen Tarkovski’den haberi olan birileri yoktu etrafımda. Ben sokakta büyüdüğüm için bunu kitaplar üzerinden geliştirdim. Aslında bu diyaloglar, anlatıcı biçim gibi şeyler, edebiyatın yaptığı katkılardan biridir. Zaman içinde sinemacı olarak değil ama insan olarak -yani aynı zamanda sinema benim bir yanım sadece, hatta birçok yanımın arkasından gelen bir şey, BJK’lılığımdan sonra gelir mesela- Tarkovski’yi, Breson’u, Coen kardeşleri izleme fırsatı buldukça örnek almak değil ama bir sürü düşünceme katkıda bulunmuşlardır. (...) Dostoyevski, her zaman toplumsal olana, hayatında ve ülkesinde olana karşı derin bir vicdan ve ilgi duymuştur. Bütün bunların ötesinde Dostoyevski’nin esas ilgi duyduğu şey insanın doğasıdır, yaradılışıdır. Bunu da şu amaçla yapar: Bu doğayı bütün çıplaklığıyla bütün açıklığı ve gerçekliğiyle tanımak, onunla bir bağ kurup ideal olana ulaşmak... Dostoyevski’nin tüm derdi budur. Yoksa toplumsal dertler evet vardır, ama mesela İsa’yla olan derdi ya da Ruslarla olan derdi daha büyüktür. Bu dertlerin yanında onda öyle bir yazma vicdanı ve hakikate alçak da olsa duyduğu öyle bir ilgi ve tutku vardır ki, yazmaya başladığı zaman ne toplumu tanır, ne İsa’yı tanır, ne Allah’ı, ne babasını, ne kendisini... Zaten onu bu kadar farklı kılan, bir anlamda insanlığın vicdanı olma durumu ortaya çıkar. Bu biraz Nietzsche’nin felsefede yaptığı gibi bir şey... Kötü olan her şeyi üstlenerek... Çünkü yazmak, neşriyat denilen şey ve sinema ideolojik olarak iyi değerlerden beslenen birşeydir. Mesela egemenlere göre bunun adı hep güzel sanatlardır. Böyle değildir işte... Aslında büyük bir özgürlük aracıdır. Dostoyevski bütün bunları tersine çevirip bu karanlık ve kötü insan doğasına duyulan ilgiyle ideale nasıl ulaşılır, Tanrı’ya nasıl ulaşılır, iyi bir dünyaya nasıl ulaşılır bunun derdine düşmüş bir adamdır. Ama bunu yaparken hiç bir inanca, hiç bir riyakârlığa, hiç bir ideolojik öğretiye başvurmadan bunu yapmaya çalışmıştır. Nietzsche’nin de kötülükle sonuna kadar yüzleşmesi gibi… Ama buradaki amacı eksantrik olmak, kötülüğü tek başına mutlaklaştırmak ya da kötülüğün ne kadar yüce ve gizemli birşey olduğunu söylemek değildir. Bunun üzerinden ideale, “ide”ye ulaşma çabasıyla yapmıştır. Beni tabii felsefi olarak bu etkiledi; ama bundan önce yaşamı anlamam için onun kitaplarının çok büyük yardımı oldu. Benim bu toplumda geleneklerle büyümüş biri olarak kafamda milyon tane şey vardı. Bunlardan kurtulup da gerçeği görebilme konusu gerçekten zor bir konu... Onlar sayesinde şüphe etmeyi, gerektiğinde inançlı olmayı, en emin olduğum şeyleri tersine çevirerek düşünmeyi öğrendim.

(Bir söyleşiden notlar)

-----------------------------------------------------------------------

 

 

 

Sırrı Süreya Önder'in Kelamından / Kaleminden Zeki Demirkubuz: 

 

“Bre Zeki, Erzurum ne ki Ankara yayla, yayla!”

Zeki Demirkubuz’un ‘Yeraltı’ filminde oynamaktayım. 
Demirkubuz belalı bir yönetmen. Mesela ben Uğur Yücel’in setinde de oyuncu olarak çalıştım. Onun oyuncusuna gösterdiği şefkat ve merhameti, bir baba evladına göstermez. Uğur Yücel, bir diyaloğun tonlaması için saatlerce ve sabırla uğraştı benimle. 
“Lan oğlum! Bu diksiyonla mı İstanbul Emniyet Müdürü olacaksın?”demedi mesela. Onun yerine “Sırrıcığım konuşurken melodi yapıyorsun” diye zarafet dolu bir yaklaşım sergiledi. Ben de bunu matah bir şey sanınca, Ejder Kapanı filmi, langur-lungur ama melodiyle konuşan bir emniyet müdürüne sahip oldu. Demirkubuz öyle değil. Doğrudan, affedersiniz ama ağır konuşuyor. Kaç kere vuracak oldu bana, “Abi ben askerliğimi yapmışım, çoluk çocuğum var, nefsime ağır gelir!” dedim de kendini tuttu..

Kalleş artiz ben 
Kendisi duymasın ama cast seçiminden de hiç anlamıyor. Engin Günaydın, Nihal Yalçın, Sarp Apak, Serhat Tutumluer, Feridun Koç, Murat Cemcir ve Serkan Keskin gibi oyuncuları seçmekteki başarısını, bana karar verirken gösteremedi mesela. Sürekli bende Erol Taş, Hayati Hamzaoğlu ve Bilal İnci kırması bir potansiyel gördüğünü söyleyip duruyor. Ekibin tümü, başta görüntü yönetmeni Türksoy Gölebeyi ve yardımcı yönetmen Rezan Yeşilbaş olmak üzere genç, ateş gibi çocuklar. Onlar bu isimlere yetişemediler ama bizim zamanımızda bu mümtaz ustalara ‘Kalleş artiz’ der geçerdik. Bu oyuncular, eski Yeşilçam filimlerinde, önüne gelene zoppa çeken, şarabı testiden içip “niyahhah haaa!” diyerek gülen adamlardı. Esas oğlana ya da esas kıza illa ki bir pislik ederlerdi. Sonunda da esas oğlan bunları, Allah yarattı demeden iyice bir hışlardı. 
Bre zalım Zeki Hoca, oyuncu motivasyonu böyle mi olur? Biz de iyi kötü yönetmenlik yaptık. İnsan bir Al Pacino, ne bileyim bir Robert De Niro, olmadı bir Şener Şen potansiyelinden bahseder ki ben de aşka gelip döktüreyim.

Dövüş Kulübü ne ki! 
İlk kavga sahnemiz çekilecek, Tunalı otelin boy aynalarını kendimden tiksindirecek kadar çalışmışım. Çekim mekânı At Pazarı semtinde bir kahve. Döveceğim çocuğu getirdiler. Zaloğlu Rüstem Pehlivan görse haset eder, o kadar pehlivan kesim bir yiğit... İdareli bölseler, benim gibi iki tane adam çıkar, artanıyla da gürbüz bir oğlan çocuğunuz olur. Ben delikanlıya daha önce oyunculuk yapıp yapmadığını sordum. “Yok abi, kısmetse ilk işimiz olacak” demesin mi... Acemi kasaptan, bıçak bile korkarmış hesabı aldı mı beni bir telaş. “Ula bu yiğit hallenip de bana bir girişirse, parça pincik eder kesin” diye streslerdeyim... Bütün bunların üzerine bir de güzel usta, Bülent Ortaçgil çıkıp geldi film setine. Yanında Özge Mumcu, Beşiktaşlı meşhur Hayati ve Fatin Kanat var. Fatin benim mahpusluk arkadaşım. Birlikte çok sopa yemişiz arada sopa atmışız. Şimdi sinema akademisyeni. Hemen ona yanaştım. Döveceğim çocuğu gösterip bir akıl fikir teatisi yaptım. O bana bir akıl verdi. Ne olduğunu filmi izlediğinizde görürsünüz. Hasılı kelam, oğlanı yüzümün akıyla dövdüm. Madara olmadık çok şükür. Bir tek zararı oldu. Bülent Ortaçgil asla benim bir yazar yönetmen olduğuma inanmadı. Giderken bana bakışlarında büyük bir öfke vardı. Zalim bir tirana bakar gibi bakıyordu. 
Ben Demirkubuz’un saadetli günlerine yetişemedim. O zamanlar 35 mm. film ile çekermiş... Kendi yarasını kendisi saranlardan, yani bağımsız sinemacılardan olduğu için filmi kanaatli kullanırmış. Bu durum oyuncuların çok işine gelir. Yönetmenin aklı fikri akıp giden film ve onun maliyetinde olduğu için, olmuşsa da olmamışsa da
‘stop’ der, bir sonraki sahneye geçermiş. Allah ola ki bu dijital kamerayı icat edene gün yüzü göstermeye. Zeki Hoca, artık her sahneyi, istediği oyunu alana kadar çekip duruyor. Ankara’da gece ayazı -10 derece. Zannedersin Erzurum Yaylası’nda kış olimpiyatları yapıyoruz. Yüzünüze güller, adamın şeyi donuyor, öyle imansız bir soğuk. Bir ara Engin Günaydın’la benim mimiklerimiz dondu... (çok mu salladık ne!?) Donmadıysa da gıcırdamaya başladı. Zeki Hoca’ya ne desek, Nuh diyor peygamberliğini tartışmıyor. Üstelik kendisi iç ateşiyle harlandığından, bana mısın bile demiyor. Bundan sonra Zeki Hoca’yla çalışacaklara bir tüyo olsun. Baktınız Zeki imana gelmeye niyetli değil, dünyalar güzeli kızı Yazgı’dan bahsedin. O şedit adam gidiyor, yerine kulak memesi ile çarşı helvası kıvamında bir adam geliyor. Bunu bir konuşma vesilesi sayıp, kahvedeki sobanın başında biraz ısınarak, donmadan seti tamamladık. Hatta bir ara Engin’e kaçmayı teklif ettim. O bana “Abi bizi tanıyorlar, hemen yakalanırız” dedi. Bence samimi değildi, çünkü sıcak bir odada çekilecek sevişme sahnesini bekleyip duruyor, ben kül yutmam. Üstelik bu sevişme sahnesi Zeki Hoca’nın bir zarf atma taktiği olabilir. Bakalım, film bitince anlayacağız nasıl olsa...

Kendinin öğretmeni, Demirkubuz 
İşin latifesini bir yana bırakırsak, kendi kendisinin hocası olan insanlar vardır. Zeki Demirkubuz bu sınıfa girenlerden. Tabii ki yanında çalıştığı ustaları olmuş ama çizgisine ve üretimine bakınca, onlardan ‘nasıl yapılmayacağını öğrenmiş’ demek daha doğru olur. Demirkubuz bu filminde, Dostoyevski’nin insanlığa yazın yoluyla armağan ettiği, insanın iç çekirdeğindeki fırtınalı halleri, beyaz perdede ölümsüzleştirmekte. 
Hiçbir ustaya benzemeyecek kadar yerli, tüm insanlığın anlayacağı kadar evrensel, tartışılmayacak kadar hakiki... Bir de hep mülksüzlerin, kimsesizlerin, aşağıdakilerin yanına koymuş kamerasını. Böyle olunca, yapımcı Ahmet Boyacı ve Başak Emre başta olmak üzere, Güzin Erkaymaz, Hatip Karabudak, Nihan Güneş, Yalçın Horon ve adını sayamadığım tüm ekip, büyük bir coşku ve sevgiyle çalışıyor. 
Eğer benim sahnelerimde gözlerinizi başka yere kaçırırsanız, uzun yıllar konuşulacak, yüz akı bir film izleyeceksiniz.

Sırrı Süreya Önder

 

Tarih: 13 MART PAZAR (2011)

Saat: 18.00

Mekân: LİVANE

(Osmanağa Mahallesi, Osmancık Sokak, No: 11, Kadıköy/İstanbul)

(0216 414 40 96) info@livanepub.com

Muhabbetten bir bölüm:

http://www.youtube.com/watch?v=hmmKbnfBEH8

https://www.facebook.com/photo.php?v=1915054800010

Yorum Yaz
Bu içeriği paylaşın!
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !